31 Aralık 2009 Perşembe

Mutlu Yıllara!


Yine uzun bir aradan sonra tekrar merhaba!

Amerika'da 5 ay 4 gündür yaşıyorum ve bu yaşantım, günbegün daha heyecan ve mutluluk verici bir sürece dönüştü; Allah'a ne kadar şükretsem azdır.. Mutluyum, huzurluyum.. Her yeni güne 6 yaşımda ilk okul 1. sınıfa bir elimle babamın diğer elimle annemin elinden tutarken yaşadığım heyecanla başlıyorum yeni hedeflerle yeni denizlerde..

Şu anda kış tatilindeyiz. NYC, Orlando, Bahama Adaları, Miami, South Beach, Gainesville derken kısmetse 3'ünde Atlanta'ya (GA) uçuyorum. 25 Ocak'ta da 2. dönem başlayacak..

Bloguma yazamıyorum ama bunu telafi edeceğim; 2. dönemki hedefimlerimden hem İngilizce hem de Türkçe anılarımı iki ayrı kitap ve bir DVD belgesel olarak hazırlamaktır.. Ara ara da buradan fotoğraf yayımlayacağım; Facebook'tan (FB) foto. albümlerimi kronolojik olarak takip edebilirsiniz :)

Sevdiklerinizle sağlık, huzur ve mutluluk dolu nice yıllara ve yollara..

Ay-lin:),

(Dualarınızı ve iyi enerjilerinizi bekliyorum.)

20 Eylül 2009 Pazar

Mutlu Bayramlar!


Cornell University, sincaplara günaydın deyip, şelalelerin arasından geçerek güne başladığım bir üniversite.. Hep hayal istemiştim bir gün üniversite kampüsünde yaşamayı.. Şu anda kuzey kampüste bulunan Hasbrouck Apartments'ta kalıyorum:
Yaşam üçgenimi oluşturduktan sonra her şey tıkır tıkır işlemeye başladı. Gelmeden kafamda pek çok soru işareti vardı ama burada her şey o kadar sistemli, iyi düzenlenmiş ve dakik bir şekilde işliyor ki insanın içi rahatlıyor, insan kendini güvende hissediyor.
Bu bayram gününde Cornell-Türk Öğrenciler Derneği olarak biraraya gelip, bayramlaştık. Ülkemden uzaklarda geçirdiğim ilk bayramdı bu; insan kendi ülkesinden ve kültüründen insanlarla olunca kendini daha kendi gibi hissediyor, mutlu oluyor ve gülümsüyor...
Herkesin Ramazan Bayramı'nı kutluyor; tüm sevdiklerimiz ve sevenlerimizle sağlık, huzur ve neşe dolu nice bayramlar geçirmemizi diliyorum...
Sevgilerimle!
Ay-lin:)

14 Eylül 2009 Pazartesi

New York City'de kına takımımla gezerken :)


Fulbright bursunun amaçlarından biri kendi kültürlerimizi tanıtmak. Bu yüzden, kültürel giysilerimizi getirmemizi istediler. Ben de kına gecesini tanıtmak için Mahmutpaşa'ya gidip, kına takımı aldım. Kırk yıl düşünsem, bunları giyip New York City sokaklarında gezeceğim aklıma gelmezdi:) Birleşmiş Milletler gibi rengarenk bir ortam, insanın yeni kültürlere önyargısız bakmasına, kendi milliyeti ötesinde bir dünya vatandaşı olma bilincini veriyor..
Sevgiler,
Ay-lin:)

Amerika: Yeni bir dünya

Herkese Merhaba!
Yeni hayatıma yavaş yavaş alışırken, artık tekrar yazmam gerektiğini hissettim. Gönderilen tüm e-postalar için çok teşekkür ediyorum.
İlk Fulbright grubu olarak dört kişi 27 Temmuz'da New York'a uçtuk: Emrah Dokur, University of Georgia'da, Pelin Erdoğan University of Arizona'da, Umut Salihoğlu Benette College'de ve ben Cornell University'de göreve başlamadan Columbia University'nin Morningside kampüsünde Fulbright oryantasyonuna katıldık:
http://www.Irc.columbia.edu/iie/
Amerika'da yaşam, akademik ortam, kültür şoku gibi konularda üç gün süren çalışma atalyöleri yapıldı. New York City'i (NYC) çift katlı otobüsle gezme, Columbia University'nin kütüphanelerini inceleme ve yine bu üniversitede ders gözlemleme şansımız oldu.
Fulbright bursu Kenya'dan İngiltere'ye, Brezilya'dan Güney Kore'ye pek çok kültürü buluşturmuştu..
(Devam edecek)
Ay-lin:)

21 Temmuz 2009 Salı

Vedalaşırken...


Sevgili Arkadaşlarım ve Canım Öğrencilerim,

Gitmek mi zor kalmak mı zor?.. derler ya; ben de böyle bir yol ayrımına geldim yine...

Bu sefer, Atlas Okyanusu'nu geçmek nasip olacak galiba...
Kısmetse 27 Temmuz'da ABD yolcusuyum.

Bir yandan Cornell Üniversitesi'nde Türkçe'yi ve Türk kültürünü öğreteceğim içim yüreğim kıpır kıpır ederken, diğer yandan başta ailem olmak üzere tüm sevdiklerimden ve ülkemden ayrılacağım için gözyaşlarım süzülüyor...

10 ay sürecek bir askerliğe giderken, her şeyin su gibi akması için dua ediyorum...

Yeni paylaşımlarda buluşuncaya dek

Sevgiyle kalın!
Ay-lin:)

23 Şubat 2009 Pazartesi

Mutfak Maceralarım :)


Gönül ne kahve ister, ne kahvehane; gönül muhabbet ister, kahve bahane, demişler... Sevdiklerimizle paylaştığımız sofralara, kahve içip dinlendiğimiz anlara renk katabilmek dileğiyle mutfak maceralarımı paylaşmak istedim. Daha yolun başında da olsam; sevdiklerimden; arkadaşlarımdan, öğrencilerimden, vs. gelen dönütlerle günbegün kendimi geliştirmeye çalışmaktayım.
http://aylinyavasinmutfakmaceralari.blogspot.com/

Afiyet olsun!

Ay-lin:)

TİRAMUSU


Mutfak maceraları e-günlüğüme başlarken, ilk tarifi sevgili dostum Esin Recepoğlu Aydoğdu'dan öğrendiğim bir tatlı tarifiyle başlamak istedim.

Sevdiklerimizle nice tatlı anlar yaşamak dileğiyle!

Ay-lin:)


TİRAMUSU:

Islama suyu:

Yaklaşık 1.5 su bardağı (sb.) sıcak suya 1 yemek kaşığı (yk.) nescafe ve 2 yk. tozşeker ekleyip, karıştırınız.

Pastayı buzdolabında saklayacağınız servis tabağına (arzu ettiğiniz kakaolu ya da sade) pasta kekinin bir katını koyup, ıslama suyunun yarısıyla ıslayın.

Krema:

2 sb. süt
1 yumurta sarısı
3 yk. tozşeker
3 yk. un

Bunları sürekli çırpma teliyle karıştırarak pişiriniz.

Koyulaşınca:

1 pkt labne peyniri (200 gr.)
1 pkt. vanilya

ekleyiniz. Hepsi homojen bir karışım oluncaya dek çırpma teliyle karıştırınız.
Ateşten aldıktan sonra servis tabağındaki ıslatılmış kekin üzerine, bu kremanın %40'ını sürünüz. Üzerine kekin diğer katını koyup, kalan ıslama suyuyla keki ıslatıp, kalan kremayı kekin üzerine ve yanlarına sürünüz.

Üzerine çay süzgeçi ve çay kaşığı kullanarak kakao serpiniz.

Buzdolabında bir gece bekletip, servis edebilirsiniz.

Tabii işin her aşamasında da sevgi katıyoruz :)

Afiyet olsun!

Ay-lin:)

19 Şubat 2009 Perşembe

HARÇSIZ ÖĞRENCİ PASAPORTU

Sevgili Öğrencilerim,

T.C. İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü ile YÖK Başkanlığı arasında imzalanan, 23.06.2008 tarih ve 57 sayılı genelge ve 5682 sayılı Pasaport Kanunu uyarınca; HARÇSIZ ÖĞRENCİ PASAPORTU çıkarabilirsiniz. (Okulda bir yanlış anlaşılma olduğundan; tekrar detaylı bir açıklama yapmak istedim.)

Bunun için bağlı olduğunuz öğrenci işlerinden bir öğrenci belgesi (içinde ne nedenle yurt dışına çıkacağınıza dair açıklama olmalı: Erasmus, Work&Travel, Fulbright, vs.) alıyorsunuz. Bunu pasaportunuzu alacağınız şube müdürlüğünün istediği vergi daire başkanlığına gidip onaylatıyorsunuz, ondan sonra pasaport işlemlerinizi başlatıyorsunuz.

Örneğin, ben Fulbright bursunu kazandım (kısmetse yaza ABD yolcusuyum), YTÜ-Sosyal Bilimler Enstitüsü'nden öğrenci belgemi aldım. Bakırköy'de oturduğumdan, Bakırköy Emniyet Genel Müdürlüğü'nden beni E-5'teki Yeşil Plaza'nın alt katında bulunan Yeditepe Veraset ve İntikal İşlemleri Daire Başkanlığı'na yönlerdirmişlerdi. Burada pasaportumu iki yıl uzatmak üzere işlemimi/belgemi onaylattıktan sonra, Bakırköy'deki Pasaport Şube Müdürlüğü'ne gittim, gerekli tüm belgelerimi teslim ettim, ertesi gün de pasaportumu almış oldum.

Darısı başınıza:) zahmet çekmeden, bir şeylere ulaşamayız...

Sevgilerimle,

Ay-lin:)

23 Ocak 2009 Cuma

BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ KÜTÜPHANESİ

















Bu gün sabah girip, akşam çıktığım (aslında kamp kurup, hiç çıkmak istemediğim) bir kütüphaneyi keşfettim ve üye oldum: Boğaziçi Üniversitesi Kütüphanesi

Aşağıda sayfasından aldığım tarihçesini okuyabilirsiniz.

İyi keşifler!

Ay-lin:)

http://www.library.boun.edu.tr/kutuphane_hakkinda.php 'den 21:44'te 23.01.2009'da alınmıştır:

Boğaziçi Üniversitesi Kütüphanesi'nin Tarihçesi

Robert Kolej 1863 yılında Dr. Cyrus Hamlin tarafından kurulduğunda, kütüphanenin ilk kitapları olan Harvard Üniversitesi'nin 200 kitaplık bağışı Bebek'te eski bir binaya yerleştirilerek Kütüphane'nin ilk temelleri atılmıştır. Daha sonra Dr. Hamlin tarafından işe alınan ilk iki profesörden biri olan Rev. Henry Albert Schauffer'ın toplam $2.000'lık kitap alımıyla geliştirilen koleksiyonun kitap sayısı, Kolej 1871 yılında şimdiki kampüse taşındığında sayısı 5.000'e ulaşmış kitaplar da Hamlin Hall'e yerleştirilmiştir. 1897 yılında Kaspar Tüygil, Robert Koleji'nden mezun olduğunda Başkan Calep Gates tarafından kütüphaneci olarak atanmış ve 55 yıl bu görevi yapmıştır. Kaspar Tüygil, 1892 yılında yapılmış olan Albert Long Hall binasının birinci katını kütüphane olarak açmış, fakülte odalarında ve diğer binalarda dağınık olan kitapları da toplayarak ilk defa kayıt, kataloglama ve ödünç işlemlerini başlatmıştır. 1920 yıllarından itibaren artan kitap sayısı nedeniyle bu mekanda da yetersiz kalmış, 1931 yılının baharında kütüphane binası olarak yapımına başlanan Van Milligen Hall binası 1932 yılında tamamlanmıştır.

İtalyan Rönesans stilinde tasarlanmış ve avlunun etrafındaki diğer kolej binaları gibi aynı mavi kireç taşından inşa edilmiş olan Van Milligen Hall'ün dış duvarları beton yerine çelik çerçevelerle desteklenmiştir. Kampüs meydanı etrafındaki binaların seviyesinde önden iki kat ve girişin altında yer alan 3 katla birlikte toplam 5 kat olarak inşa edilen bina $75.000'a mâl olmuş, bu paranın yarısı en son Mütevelli Heyeti yönetim kurulu başkanının dul eşi Mrs. John S. Kennedy tarafından bağışlanmıştır.

Kütüphane binasına adı verilmiş olan ve İstanbul'un Bizans anıtları hakkında kitaplarıyla ünlenmiş Alexander Van Millingen (1840-1915), Robert kolejinde tarih profesörü olarak görev yapmıştır (1878-1915). Profesör Van Millingen öldüğünde tüm kitaplarının ve 1.000 İngiliz Lirasının kütüphaneye bırakılmasını vasiyet etmiştir. Van Millingen'in kitapları Yakın Doğu Koleksiyonu'nun temelini oluşturmuştur. Başlangıçta yalnızca Kütüphane binası olarak inşa edilmiş Van Millingen Hall binası, Robert Kolej'in müdürünün ofisi olarak ve fakülte toplantıları için de kullanılmış, 1960'ların başına kadar da kütüphanenin ana okuma odası olarak hizmet vermiştir. Kaspar Tüygil'in göreve geldiğinde birkaç bin olan ve 1952 yılına kadar 40.000'e ulaştırdığı kitap sayısı, 1971 yılında Boğaziçi Üniversitesi kurulduğunda 100.000'i geçmiştir. Kütüphane, mevcut binanın yetersiz kalması sonucu 1983 yılında Kuzey Kampüs'teki yeni binasına taşınmıştır. Uzun yıllar kütüphane olarak hizmet vermiş olan Van Millingen Hall binası bugün Rektörlük ve yönetim ofisleri binası olarak hizmet vermekte olup en üst katındaki Rektörlük Toplantı Salonu raflarına yerleştirilmiş bazı eski sayılardan oluşan süreli yayınlarla önceki işlevinin hatırasını yaşatmaktadır.

1983 yılında tasarımını, Türkiye'de çağdaş mimarlığın önde gelen temsilcilerinden Sevinç ve Şandor Hadi'nin yaptıkları yeni ve özgün binasına taşınan kütüphane koleksiyonu, 1990 yılında 231.000'e, 1995 yılında 285.000'e ulaşmıştır. 1995 yılından itibaren kütüphanecilikle ilgili yazılım ve donanım konularındaki teknolojik gelişmeler takip edilerek uygulanmış, koleksiyonlar hızla zenginleşmiş, kütüphaneye yapılan kitap bağışları da çoğalmıştır. Hizmet kalitesi ve verimlilik artışıyla birlikte 2004 yılına gelindiğinde koleksiyon 452.000'e ulaşmıştır. 1999 yılında Aptullah Kuran adı verilen kütüphane binası, yeni koleksiyonların kurulması, kitap ve okuyucu sayısındaki artış nedeniyle yetersiz kalmaya başlamıştır.

Konularındaki en yeni kitapları öğretim üyelerinin katkılarıyla hızlı bir şekilde koleksiyonuna kazandırarak güncelliğini koruyan kütüphane, Nadir Eserler Koleksiyonunda yer alan 16. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar sayısı on bini aşan değerli matbu eserleriyle geçmişi de en iyi şekilde muhafaza etmeye çalışmaktadır. Türkler hakkında Batıda yazılmış önemli eserlerle birlikte Müteferrika baskılarının da yer aldığı bu koleksiyonun önemli bir özelliği de saklanan kitaplardan değil, açık raflarda okuyucuya uzun yıllar hizmet etmiş kitaplardan oluşmasıdır. Nadir eserler dışında tüm koleksiyonlarda uygulanan açık raf sistemi okuyucunun ilgilendiği konulardaki tüm eserleri bir arada görmesini sağlamaktadır. Türkiye ve çevresindeki ülkeler hakkında yazılmış 80.000'den fazla kitaba sahip olan Yakın Doğu Bölümü uzun yıllardan beri dikkatle oluşturulmuştir. Osmanlı dünyası ve halklarının tarihi, kültürü, dil ve edebiyatı hakkında yazılmış eserleri barındıran bu çok özel koleksiyonun benzeri ülkemizde yoktur. Ayrıca 2.500 cilt kitaptan oluşan ABD Tarihi Dokümanları Koleksiyonu 18. yüzyıla kadar uzanan nadir eserleriyle dikkat çekmekte olup Türkiye'de benzeri olmayan diğer bir koleksiyondur.

Kitap ve dergilerde kullanımdan kaynaklanan yıpranmalar, Cilt ve Restorasyon Atölyesinde onarılmakta, mevcut olan veya koleksiyona yeni katılan kitaplar, özel olarak tasarlanmış makinaların yardımıyla ve ciltcilikte ilk defa uygulanan yöntemlerle koruma altına alınmaktadır. Görme özürlü öğrencilerimiz için Türkiyedeki en zengin Braille koleksiyonuna sahip olan kütüphane, teknik alt yapısıyla da özürlü öğrencilerimizi desteklemektedir.

Bugün 9 ayrı koleksiyon barındıran kütüphanenin, mevcut materyallerinin okuyuculara en iyi şekilde ulaşması için kullanılan donanım ve yazılımlardaki gelişmeler yakından takip edilmektedir. Elektronik yayınlar, uluslararası indeksler ve kütüphane yazılımı uygulamalarında Türkiye'de öncü olan kütüphane bu başarısını tüm üniversite çalışanlarının ve kütüphane dostlarının gönülden desteğine ve daimi ilgisine borçludur.

14 Ocak 2009 Çarşamba

Rebab Dinlerken Hafifleyen Yüreğim...



Rebab'la (Rebap, Rubap, Rubab, Robab) tanışalı bir yıl olsa da tınıları sanki yıllardır ruhumun gıdası olmuş bir müzik aleti...
Ustası İbrahim Metin Uğur'un web sitesi: http://www.rebab.net/
Rebab, Türk kültürümüz için çok önemli; öte yandan, pek tanınmayan bir müzik aletimizdir.

Aşağıda sözü İbrahim Metin Uğur'a bırakıyorum. Sitesini açarsanız, Uşşak Taksim'den Şehnaz Peşrevi'ye rebabı dinleyebilirsiniz...

Sevgilerimle,

Ay-lin:)

http://www.rebab.net/ 'den 22:11'de 14.01.2009'da alınmıştır:

REBAB (Rebap, Rubap, Rubab, Robab)

Rebâb gibi eski bir sazın doğumu hakkında net bilgiler bulmak mümkün değildir. Ancak çeşitli rivayetler mevcuttur. Kimi rivayetlere göre Süleyman Peygamber’in rebâb çaldığı söylenir ki bu milattan önce 3800’lere yani Sümerlere kadar dayanır. Bir başka rivayete göre de rebâbi Farâbî îcat etmiştir. Başka bir kaynakta ise Uygur Türklerinden bu yana rebâb çalınmaktadır. Müzik enstrümanları çok geniş coğrafyalara yayılmış, zamanla buralarda değişimlere uğramışlardır. Bin sene evvel, ıklığ, kemençe, rebâb diye adlandırılan sazlar muhtemelen ayni sazlar olabilir. Tarih içinde bunlar yaylı sazların ortak ismi olarak da kullanılmıştır. Bütün bu bilgiler ışığında rebâb Kuzey Pasifik’ten Orta Asya’ya oradan Akdeniz’e, hatta Endülüs aracılığıyla Bati Avrupa’ya kadar geniş bir coğrafyada kullanılmıştır. (Avrupa’da “Rebece (Rebek)” adıyla anılır.) Büyük ihtimalle kavimler göçü ile yahut Moğol zulmünden kaçan halklar tarafından Iran, Arap coğrafyası ve Anadolu’ya gelmiştir. Selçuklularda ve Osmanlı İmparatorluğu’nda gözde bir saz olarak kullanılmıştır. 18. Yüzyıl’ın ortalarında keman sazının Osmanlı’da icra edilmeye başlamasıyla gitgide eski önemini yitirmiş 19. asrin sonlarına doğru icracısı iyice azalmıştır.

MEVLEVİLİK VE REBÂB

Mevlevîlikte rebab ney kadar önemli bir metafordur. Hz. Mevlânâ’nın eserlerinde yetmişin üstünde beyitte adi geçmiş Ahmed Eflakî Dede Menâkibu’l-Ârifîn’de, on ayrı konuda rebabdan bahsetmiştir. Kimi beyitlerde gönlünün ateşini rebabin ateşiyle teşbih etmiş, kiminde rebabin sesi İsrafil’in sesi olmuş, kimisinde rebab gizli sırları fâş ederken kiminde de rebab doğru yola varmak için yol olmuştur. Hz. Mevlânâ ve oğlu Sultan Veled bizzat rebab çalmışlardır. Bunu Dîvân-i Kebîr’deki bazı gazellerinden anlıyoruz. Sultan Veled Rebâb-nâme adıyla anılan bir mesnevî yazmıştır. (Bu eserde rebâb Hz. Mevlânâ’nın Mesnevîsinde neyi kullandığı gibi bir metafor olarak kullanılmıştır.) Rebâb-nâme’de der ki: “Ney sadece kamıştan yapıldığı için onda sadece bir çeşit inleme vardır. Oysa rebabın oluşumunda ağaç, deri, kil, demir gibi maddeler vardır. Rebâbin iniltisi bu yüzdendir ki neyden daha fazladır” diye ifade buyurmuşlardır. Ağaç ağlıyor, deri ağlıyor, kil ağlıyor, demir ağlıyor vatan iştiyakıyla. Hz. Mevlana birkaç beyitinde rebabin mızrapla da çalındığının işaretlerini veriyor. Rebâbî Osman ve Rebâbî Ebûbekir adlarıyla dönemin iki rebâb icracısından da bahsediyor. Günümüzde neyin bu kadar önde olduğu ve rebâbin da bir o kadar geride kaldığı âşikâr ve hayret vericidir. Oysa daha evvel değindiğimiz gibi rebâb Mevlevilikte ney kadar değerlidir ve ney kadar fazla kullanılmıştır. Temennimiz; rebâbin da sırlarını anlamak ve bu sırları anlatmak isteyen sanatkârlarımızın artması, rebâbin layık olduğu yere gelmesidir.

Biz Rebab’ın ruhunu, Mevlana Celaleddin-i Rumi Hazretlerinden öğreniyoruz. Bunun dışında, rebabın tarihçesi ile ilgili söylenenler spekülasyondan öteye geçmemektedir. Özellikle günümüzde çok az kişi tarafından çalınan “Hindistan cevizi tekne, yuvarlak-uzunca sap ve atkuyruğu telden oluşan” Rebab’ın geçmişi hakkındaki somut ve görsel bilgiler 17. yy. gravür ve minyatürlerinden daha geriye gitmemektedir. Rebab’ın tarihi kökenleri hakkındaki araştırma ve iddiaların; müzik tarihçilerinin konusu olduğunu düşünüyoruz.

İşte bu noktada bizi asıl ilgilendiren şey, Rebab hakkında bazı icracı-icra denemeci kişilerin Rebab’ın tekrar gündeme getirildiği 1950’li yıllardan bu yana ileri sürdükleri bir takım iddialardır. İçinde bulunduğumuz güç, iktidar ve başarıya odaklı global anlayışın çeşitli çevrelere sirayet etmiş olduğu gibi, sanatçı dünyalarını da etkisi altına aldığını görmek üzüntü vericidir.

Rebab’da geniş aralıkların basılamayacağı (dolayısı ile perde bağlanması),volümünün az olması (dolayısı ile metal tel takılması), yuvarlak sapın çalım zorluğuna yol açması (dolayısı ile sapın düz tuş yapılması) gibi argümanlarla Rebab’ın otantik yapısının tamamen değiştirildiğini görmekteyiz.

Sazın tarihi sürecinde doğası doğru yorumlanamamış ve zaman içinde gelişimini sağlaması maalesef mümkün olamamıştır. Tellerinin atkuyruğu olması, vücut harareti nedeniyle icra sırasında akord sorunlarının yaşanmasına yatkın olduğu yorumu doğrudur. Ancak bu sorunsal, sazın orijinini bozmadan ve daha yüksek müzikal katkı sağlayacak biçimde (naçizane) tarafımızdan aşılmıştır.

Şöyle ki:

Rebabla süren bir ömürlük yolculuğumuz boyunca, bu soruna farklı yaklaşımlarla çözümler geliştirmeye çalıştık. Atkuyruğu yerine Japon-Kore ipeği, Bursa ipeği, yekpare bağırsak tel, çeşitli sentetik alaşımlardan yapılmış enstrüman telleri kullanarak bu sorunu aşmaya çalıştık (metal tel kullanımını hiç düşünmedik, zira dönemi itibari ile metal tel kullanımı söz konusu olamazdı).

En mükemmel çözüm olarak:

Atkuyruğu yerine sazın ebat-akorduna göre 3.0, 4.0 ve 5.0 bağırsak ameliyat ipliği (crome cat gut) kullanarak hem akord sorununu aştık; hem de volüm, tonalite ve tını olarak çok daha yüksek bir müzikalite elde ettik.

Bu site ile yapmaya çalıştığımız ve çalışacağımız şey, aksinin benimsenmiş ya da benimsetilmiş olmasına rağmen, Rebab’ın Türk müziğinin her makam ve formdaki eserini çalmaya müsait olduğu gibi, sesinin rengi, tınısı, ifade ve nüans zenginlikleri ile öbür çalgılardan teknik açıdan hiçbir eksiğinin olmadığını ve sazın, kendi orijinal fiziğinin, Türk müziği icrasının tavır ve üslubuna ilişkin çok yüksek katkılarının olduğunu göstermektir.

İbrahim Metin Uğur

11 Ocak 2009 Pazar

Babam bir ırmaktı gökyüzüne aktı

Canım kardeşim ve babaanneciğim

Bir kız çocuğunun hayatta canını en çok acıtan olayların başında, herhalde canından çok sevdiği, biricik aşkı babasını kaybetmek geliyor... Öte yandan, günbegün canın daha çok acıyor; yolda el ele yürüyen bir baba-kızı görmek bile gözyaşlarının süzülmesine neden oluyor... Büyümek, çok zormuş... Evladını kaybetmek ise daha da kötü olmalı; canım babaanneciğim de her gün babam için gözyaşı döküyor... Anneciğim ise 26 yıllık hayat arkadaşını kaybettiği için mahvoldu...

Herkesin sevdikleriyle dolu dolu vakit geçirmesini diliyorum.

Aylin

Son olarak da sözü Ayşe Arman'a bırakıyorum; başı sağ olsun...

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/10749103.asp 'den 22:07'de alınmıştır:

Babam bir ırmaktı gökyüzüne aktı

O sabah ağlayarak uyandım. Hıçkıra hıçkıra. Elimde değil durduramıyorum. Rüyamda annem hamile, babamın çocuğunu doğurmaya çalışıyor.

Doğuramadı.

İçinde babamın bebeğiyle öldü.

O anda taş yutmuş gibi oldum.

Bir şey koptu bedenimden.

Kolum, bacağım gitti sanki...

Öyle hissettim.

*

Çekirdek külahı gibi, beyaz bir kefen içindeydi...

Tepesi mektup gibi katlanmış.

Açtım kefeni, baktım, annemin yüzü mosmor, dayak yemiş gibi, her yeri yara bere içinde, "Bizden gizlemiş meğer ne çok acı çekmiş" dedim.

O anda birden gözlerini araladı.

Çocuklarınki gibi bir çift mavi göz bana bakıyor.

Annemi çektim aldım o kefenin içinden, nasıl hafif, kuş gibi.

Alya ile oynadığımız bir oyun var, Alya benim kucağımda evin içinde dönüyoruz, "Güzel Alya" diyorum müzikli bir biçimde, o da "Güzel anne" diyor, "Aşkım kızım" diyorum, o da "Aşkım anne" diyor, dönüyoruz, gülüyoruz, dönüyoruz...

"Güzel Mami" dedim.

"Sen dünyanın en güzel, en iyi mamisisin..."

Utangaç bir biçimde gülümsedi.

Ben anneme oldum olası duygularımı açabildim, aklımdaki, yüreğimdeki neyse hep söyleyebildim.

Yine öyle yaptım.

Onu ne kadar çok sevdiğimi söyledim.

*

O anda fark ettim, o da ne, masanın üzerinde bir cenin duruyor.

"Bu kim?" dedim.

"Baban" dediler.

"Ona ne oldu?" dedim.

Dediler ki "Acı içti."

Bana bu bilgileri kim verdi bilmiyorum ama birileri verdiler işte.

"Acı içmek ne demek?" dedim, "Acı nasıl içilir?"

Anlattılar.

Acıyı, şurup şişesi gibi bir şişeye doldururmuşsun, uçmasın diye de tepesini sıkı sıkı telle sararmışsın, sonra da kafana dikip, yutarmışsın.

İşte öyle yapmış babam.

"Ya sonra ne olmuş?" dedim, korkarak.

Dediler ki "Acı, içinde patladı..."

"Ne yani öldü mü?"

"Evet."

Bir şey daha koptu gitti bedenimden...

Bu, daha kuvvetli bir kopuştu...

Çünkü babam, hayatım boyunca duygularımı ifade edemediğimdi, kafasından neler geçtiğini bilemediğimdi, soramadığımdı...

Onunla mesela kızımla oynadığım oyunu oynayamadım.

Hiçbir zaman.

Onu bırakın, babama hiçbir zaman doyasıya sarılamadım bile, belki çok küçükken, çünkü babamın görünmez duvarları vardı, hoşlanmazdı ona dokunulmasından, sarılınmasından, "Sen" bile diyemedim ben ona, o hep "Babacım siz..."di...

Böyle çok yakın ama mesafeli birini kaybettiğinde, biri elini içine sokuyor, ciğerini söküyor alıyor.

Hep varolduğunu, varolacağını varsaydığın vaktin sonundasın...

Hatta bitmiş...

Ve o çok sevdiğin bir insan, baban, sen onu tam olarak tanıyamadan gitmiş...

Kahrolduğunla kalıyorsun.

*

Rüyamda...

Bana "Öldü ama onu son kez görebilirsin" dediler.

"Hadi git vedalaş..."

En hoş, en havalı haliyle koltukta oturuyordu.

40’lı yaşlarındaydı, esmer Çukurovalı bir ten, ışıl ışıl gözler...

Sevgiyle, hayranlıkla ve biraz da duygularını ifade edemeyenlerin ürkekliğiyle baktım yüzüne, ağzımdan şu sözler dökülüverdi:

"Baba bu son değil di mi... Nasıl olsa görüşeceğiz di mi?"

Ondan onay istedim, teyit istedim.

Zaten hayat boyu istediğim buydu.

Hayatımdaki en değerli erkek tarafından onaylanmak.

Annemle ne kadar açık idiysem, babamla o kadar karmaşık, kapalı bir ilişkimiz vardı. İşte bir kere daha, her şeyi o beni onaylasın diye yaptığım adamın karşısındaydım.

İçimi rahatlatmak istercesine, "Tabii ki görüşeceğiz" dedi.

"Baba" dedim, "Bir hatam olduysa affet, ben seni çok seviyorum."

Nasıl rahatladım, nasıl rahatladım, sonunda söyleyebilmiştim.

O da "Tamam kızım" dedi en yumuşak sesiyle.

Babam, dünyanın en inat adamıdır çünkü.

Onun gururu, onuru, kendi doğruları, prensipleri her şeyden önemlidir. Nesli tükenen o müthiş, eski adamlar gibidir. Benim babam hayat boyu kimseye gebe kalmamıştır. Eğilip, bükülmemiştir. Sevmediği insanlarla görüşmemiştir, affetmemesi gerektiğine inanıyorsa, affetmemiştir, hayatı boyunca istemediği hiçbir şeyi yapmamış, istemediği hiçbir yere gitmemiştir.

O yüzden babamın bir ırmak gibi gökyüzüne aktığını düşünüyorum.

Kendi isteğiyle.

Benim babam bir hastalıktan uzun süre çekecek, hastanelerde aylarca sürünecek, elden ayaktan düşecek bir adam değildi.

Tuhaftı, biraz da ters, nevi şahsına münhasır...

Sağlık delisi biri değildi, sigarasından, içkisinden, yemeğinden asla taviz vermedi.

Kaç takla attık bir anjiyo yaptırabilmek için, başaramadık.

Kalp krizi onun kendine seçtiği, ani gelen ideal ölümdü.

Küt diye gidersin, dertsiz, tasasız, arkandakilere çektirmezsin.

O da öyle yaptı.

Babası Nevzat Arman gibi.

Ne var ki gereksiz yere elini çabuk tuttu.

Bu kadar acele de şart değildi.

Son anda bir şey dürttü, dedim ki rüyamda:

"Baba senin hiç mi hatan yoktu?"

Öyle bir baktı ki suratıma...

Sanki bir şeyler vardı anlatacağı...

Sanki biraz daha zorlasam dökülecekti...

Gördüm o ifadeyi yüzünde, gerçeği söyleyip söylememek arasındaki tereddüdünü...

Sonra da bir sır paylaşır gibi fısıldadı:

"Olmaz mı kızım... Benim de hatalarım oldu tabii. Hatasız kim var?"

Orada kesildi rüya.

*

Gözlerimi açtığımda içim oyulur gibi ağlıyordum.

O gün herkese anlattım bu rüyamı.

Anneme, Necla’ya, Demet’e, Eli’ye, Betul Hanım’a, ablama...

Uzun uzun...

Bütün gün babamın görüntüleri geçti beynimden.

Salak ben, herkesi aradım da bir onu aramadım, "Rüyamda sizin öldüğünüzü gördüm" muhabbetinden hoşlanmayacağını bildiğim için.

Ah salak ben.

Arasaydım son kez sesini duyabilecektim.

Birkaç saat sonra ablam aradı.

"Rüyan gerçek oldu" dedi hıçkırarak.

"Az önce babam kalp krizi geçirdi, onu kaybettik..."

Ölü evinden notlar

’Baba"yı kaybetmek gerçekten koyuyor. Yaşamadıysan, bu acıyı bilemiyorsun. "Annesini - babasını kaybetmişler" bu satırları okurken ne demek istediğimi anlıyordur. Ben eskiden anlamazdım, şimdi ben de o kulübe üyeyim. Alya’yı doğurduğumda biraz büyümüştüm, şimdi iyice büyüdüm.

Cenaze töreni İstanbul’dakilerden farklıydı. İstanbul’da Teşvikiye Camii’ne gidersin, dikilirsin, aileye baş sağlığı dilersin, sonra "vın" diye hayata, işe geri dönersin. Bazen çok yakın biri değilse, mezarlığa bile gitmezsin. Ama taşrada farklı. Genellikle camiler mezarlığın içinde, camiden toprağa vereceğin yere kadar yürüyerek gidebiliyorsun.

Bana korkunç gelmedi. Belki de babam diye. Tam tersine mutlu oldum onu son kez öpebildim diye. Mis gibi pırıl pırıldı saçları, yeni kesilmişti, o gün de tıraş olmuştu. Yüzünde belli belirsiz, "Yaptım yine yapacağımı, sizi şaşırttım değil mi?" ifadesi. Eli de açıktaydı. Elini de tuttum, alnından da öptüm. Saçlarını da sevdim, güle güle babacım dedim.

İnsanı en acıtan toprağa verme kısmı. İşte o zaman, bir daha görmeyeceğin duygusu dank ediyor. "Aman" diyorsun "Dikkat edin, kafasını bir yere çarpmayın, canı acımasın." Ondan sonrasında kopuyorsun zaten.

Bir kere daha gördüm ki, kardeşin varsa, acıya tahammül gücün artıyor. Ablam Suna, kardeşim Nevzat ve eniştem Keko ile (abim sayılır) kenetlendik. Amcam Ali Arman ve halam Huriş de öyle. Onlar hem annelerini hem babalarını kaybettiler, anlattıklarına göre kardeş acısı da en az o acılar kadar felaket bir acıymış.

Ben daha tek tip cenazelere alışığım. Benzer kültürler, benzer insanlar. Babamınki öyle değildi. Farklı kesimlerden insanlar vardı. Valisinden oto elektrikçisine, Avusturya Lisesi’nden arkadaşlarından İsviçre’de yaşayan nikah şahidine, 30 yıldır görmediğimiz alt komşulardan köydeki odacılara, evdecilere, bahçecilere kadar. Rakı vermediği için kavga ettiği kebapçısı bile oradaydı. Düğünler davetiyelidir, sayılı insan gelir, ama cenazeler öyle değil, duyan gelir. Görülmemiş bir kalabalık vardı.

Arayan, mesaj atan, mesaj bırakan, e-mail atan, çelenk yollayan, Türk Eğitim Vakfı’na bağışta bulunan herkese, herkese çok çok teşekkür ederim. Bizi yalnız bırakmadınız, acımızı paylaştınız. Bakanlar, siyasiler, medya dünyası, gazeteciler, sanatçılar, çalışma arkadaşlarım, ilkokul arkadaşlarım, lise arkadaşlarımız, çocukluk arkadaşlarımız ve dostlarımız sağ olun, var olun. Hakkınızı nasıl öderiz bilemiyorum. O kadar geniş bir ilgi söz konusuydu ki şaşkınlıkla izledim.

Bir de insan beyni tuhafmış, arayan, sana ulaşan herkesi bir şekilde biliyorsun, kaydediyorsun. Kendi kendine "Aman Allah’ım, bilmem kimin babası öldüğünde, ben rahatsız ederim diye aramamıştım" diyorsun. Bundan sonra daha duyarlı bir insan olmaya gayret edeceğim.

7 gündür evdeyiz. Taşra adetleri farklı. İki katlı evin her yeri dolu. Ve sürekli yemek geliyor. Baklavalar, börekler, tatlılar, aklınıza ne gelirse. "Onlar şimdi acılı, yemek memek düşünemezler" diyen, tenceresini kapıyor soluğu bizim evde alıyor. Her akşam ya babamın, ya annemin, ya da ablamın bir arkadaşı yemek veriyor. Evin için yetmiyor, bahçeye ışıldaklar, ısıtıcılar konuyor, kapıdan içeri giren herkes önce sofraya davet ediliyor. Müthiş bir şey. İnanılmaz bir birlik, beraberlik, kah gülünüyor, kah ağlanıyor.

Murat Hoca her akşam Kuran okumaya geliyor. Sureleri okuduktan sonra, Türkçe meallerini anlatıyor, insanın içi huzur doluyor. Ne dediğini de anlıyorsun. Ses tonu da güzel. Üstelik son derece modern bir hoca.

İlk flörtüm, ilk sevgilim, ilk kocam da geldi. Hayat boyu değdiğim, benim için önemi olan bütün erkekler babamın cenazesinde bir şekilde buluştu. Evet, hepsini bir arada görmek bana da bir tuhaf geldi ama olabiliyormuş. Hepsi oturup birlikte sohbet ettiler.

İnternetteki fotoğraflarımı görünce ben de üzüldüm kendime. En aciz, en zayıf, en ağlak halimle oradayım. Ama babam öldü, ağlamayacağım da ne yapacağım. İnsanların şaşırmasına şaşırıyorum.

’Allah bu acıyı unutturmasın" çok hoşuma giden bir söz. Allah hiçbirimize yaşadığımız acıları unutturacak daha kötü acılar yaşatmasın.

Kardeşim Nevzat, Montblanc’da sevgili Yeliz’e bir helikopterde tek taş yüzük çıkarıp evlenme teklif ediyor. İçinden öyle geldiği için de ağlıyor, Yeliz kabul ediyor ama o da ağlıyor. Helikopterin gürültüsünden de Nevzat’a bir türlü "Evet"ini duyuramıyor, inince "Senin karın olmaktan gurur duyarım" diyor. Gidiyorlar bir yerde babamla annemin en sevdiği şarabı açtırıyorlar. Babamı arayıp, müjdeli haberi veriyorlar, "Demek nişanladınız çok sevindim" diyor. 24 saat bile geçmeden babamın ölüm haberi geliyor.

Salvador Dali ve Gala



Yazı ve foto.lar eklenecektir. Ay-lin:)

6 Ocak 2009 Salı

(Bilgilendirme: Okulda değilim ve) 'Yılın Yıldızları' Hakkında

Merhaba Arkadaşlar,

ABD için sağlık raporu ve benzeri işlemleri yetiştirmek zorunda olduğumdan, bu gün ve yarın okulda değilim. Epostalara ve buradan attığınız mesajlara bakamıyorum; çok aşırı yoğunum. Anlayışınıza sığınıyorum.

Aşağıda detaylarını göreceğiniz gecede görüşmek üzere! Emeği geçen herkesi tebrik ediyorum; darısı yeni kulübümüzün başına efendim;)

Ay-lin:), mutlu karınca

http://www.yilinyildizlari.com/

http://www.yildizik.com/haberGuncel.aspx?ID=268


Yılın Yıldızları 08 Ödül Töreni 7 Ocak Gecesi YTU Oditoryum Salonunda

Yıldız Teknik Üniversitesi öğrencilerinin yıl içindeki sosyal ve kültürel eğilimlerini belirlemek amacıyla düzenlenen Yılın Yıldızları 2008 Gecesine artık sadece günler kaldı.. 3000 Yıldız Teknik Üniversitesi öğrencisinin belirleyip ödül alanların katılımıyla gerçekleşen ödül töreni 7 Ocak 2009 Çarşamba Gecesi Yıldız Teknik Üniversitesi Merkez Kampüs Oditoryum Salonunda aşağıda ismi geçen sanat, medya, müzik ve iş dünyasından insanların katılımıyla gerçekleşecektir.

Türkiyenin en prestijli öğrenci ödülleri demekten gurur duyduğumuz bu geceye katılım için öncelik Yıldız İşletme Kulübü üyelerinin olacaktır.. Salonun sınırlı kapasitesi ve sanat, medya ,müzik ve iş dünyasından katılımın çok olması nedeniyle istemeden de olsa katılacak seyirci sayısına bir sınırlama koymamız gerekmektedir.. Tüm girişlerin DAVETİYE li olacağı Yılın Yıldızları 2008 Gecesi için 200 kişilik Yıldız İşletme Kulübü üyesi kontenjanımız vardır. Bu yüzden gecede konuklarla birlikte olmak isteyen arkadaşların 26 Aralık 2008 Cuma akşamına kadar yilinyildizlari@gmail.com mail adresine isim soyisim ve isimlerine yazılan davetiyeleri hangi işletme kulübü odasından (Yıldız Merkez Kampüs ya da Davutpaşa Kampüsü) alıcaklarını yazmaları yeterli olucaktır.. Davetiye dağıtımı 29 Aralık - 5 Ocak tarihleri arasında belirtilen kulüp odalarından yapılacaktır..


Yaklaşık bir aylık emeğin sonucu hazırlanan anket sonuçları ve bu doğrultuda gece de ödül alacakların listesi aşağıda belirtildiği gibidir. Emeği geçen herkese teşekkürler..

1- Yılın En Beğenilen Gazetesi
HÜRRİYET

2- Yılın En Beğenilen Köşe Yazarı
CAN DÜNDAR

3- Yılın En Beğenilen Ekonomi ve İş Dergisi
FORBES

4- Yılın En Beğenilen Yazarı ve Kitabı
TURGUT ÖZAKMAN - DİRİLİŞ

5- Yılın En Beğenilen Kanalı
NTV

6- Yılın En Beğenilen Haber Program Yapımcısı
UĞUR DÜNDAR

7- Yılın En Beğenilen Haber Spikeri
ALİ KIRCA

8- Yılın En Beğenilen Eğlence - Show Programı
ÇOK GÜZEL HAREKETLER BUNLAR

9-Yılın En Beğenilen Spor Programı
%100 FUTBOL

10- Yılın En Beğenilen Kültür Sanat Programı
BİR YUDUM İNSAN

11- Yılın En Beğenilen Dizi Filmi
AVRUPA YAKASI

12- Yılın En Beğenilen Türk Filmi
ISSIZ ADAM

13- Yılın En Beğenilen Kadın Oyuncusu
BİNNUR KAYA - AVRUPA YAKASI

14- Yılın En Beğenilen Erkek Oyuncusu
ŞENER ŞEN - KABADAYI

15- Yılın En Beğenilen Kadın Tiyatro Oyuncusu
BENNU YILDIRIMLAR - ÜÇ KIZ KARDEŞ

16- Yılın En Beğenilen Erkek Tiyatro Oyuncusu
HALDUN DORMEN - KİBARLIK BUDALASI

17- Yılın En Beğenilen Radyo İstasyonu
POWERTURK

18- Yılın En Beğenilen Radyo Programı
MATRAX- ZEKİ KAYAHAN COŞKUN

19- Yılın En Beğenilen Kadın Şarkıcısı
FUNDA ARAR

20- Yılın En Beğenilen Erkek Sanatçısı
TEOMAN

21- Yılın En Beğenilen Müzik Grubu
PİNHANİ

22- Yılın En Beğenilen Sporcusu
KENAN SOFUOĞLU

23- Yılın En Beğenilen Ekonomisti
GÜNGÖR URAS

24- Yılın En Beğenilen Reklam Filmi
TURKCELL REKLAMLARI

25- Yılın En Beğenilen İş Kadını / Adamı
GÜLER SABANCI

26- Yılın En Beğenilen Şirketi
TURKCELL

27- Yılın En Beğenilen Sosyal Sorumluluk Projesi
MİLLİYET - BABA BENİ OKULA GÖNDER

28- Yılın En Beğenilen Bankası
İŞ BANKASI

YILDIZ İŞLETME KULÜBÜ

Elveda YTÜ ve İstanbul, merhaba BANÜ ve Bandırma!

                                                   Yaklaşık 15 yıl  #ARGEdeLiderYTÜ ’de (ve bir yıl dünyanın en saygın üniversitelerinden Co...