4 Aralık 2006 Pazartesi

YAŞAM MESAJIM :)



1998, Yaş 15: Amatörce bir natürtmort denemesi, Ay-lin:)

---------------------------------------------------------

from AYLIN YAVAS
to aylinyavas@gmail.com
date Jul 7, 2005 7:25 PM
subject Son kez bir dakikanızı rica edebilir miyim lütfen?


Bu iletiyi okuyan kişi!

Bunu bu gün olan bombalamalar üzerine yazıyorum. Benim kim olduğum önemli değil.

Bu yüzden, adres defterimdeki herkese Afette Rehber Çevirmen (ARÇ) (http://ceviridernegi.org/arc/) olma çağrısı yapmak istedim.

Bu gün bir afet yaşandı. Acaba bu olay ülkemizde yaşansaydı ne olurdu diye düşünmeden edemedim. Masum insanlar ölüyor bir şekilde; elimde değil sadece seyirci kalmak hayata...

Aşağıdaki yazıyı arkadaşlarıma yollayacakken, herkesle “paylaşmak” istedim.

Tek ricam bunu bir okuyun ve düşünün gerçekten de neden var olduğunuzu...

Saygılarımla,

Aylin YAVAŞ



Seni seviyorum Ankara’m!...

11 Eylül 2001: İkiz Kuleler bombalandı... O gün Ankara’ya taşınmak üzere yola çıktığım gündü. Şöyle düşünmüştüm; bu olay dünyanın gidişatını değiştirecek; Ankara da benim hayatımı değiştirecek olmalı... O gece Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nden geçerken “Orada öğrenmem ve de öğretmem gereken şeyler var, sil gözyaşlarını...” dedim kendime.

Tembel bir kız ya da çalışkan bir erkek olsaydım kimileri benimle bu kadar uğraşmazdı galiba... Son kez açıkça paylaşmak istiyorum duygularımı... Artık az ve öz olmak için savaşacağım. Gereksiz yere çok konuştum ben...:)

Benim derdim kendimle; kendimi aşmak için çalışıyorum sürekli... Pek çok insanın iyi bir şeyler elde etmek için torpil aradığı, birilerinin sevgilisi olmaya çalıştığı ya da yağ çektiğibir dönemde “zekam, çalışkanlığım, yeteneklerim ve hanımefendiliğimle” sade ve sadece “Aylin” olarak geldim bu noktaya. Dahası ben insanların sahip oldukları para, yaş, mevki gibi “etiket”leriyle ilgilenmeyip, onların özüne bakıyorum. Hepimizin özü bir’dir ve önemli olan da “insan” olabilmektir...

İnanmadığım hiçbir heykeli dikmem. Karşımdaki kişinin erkek olması ya da yaşının benden büyük olması, her şeyin onun bileceği anlamına gelmez. Lütfen karşımızdakinin de bir ‘birey’ olduğunu unutmayalım ve de ona saygı duyalım. “Anlama”ya çalışalım. “Anlamak” demek kabul etmek demek değildir. Rusların bir sözü vardır: “Votka içmediğin kişiyi sakın düşman görme.” Başkasının yumruğunu yemeyen, kendisininkini balyoz sanırmış. Kimse daha sonra utanacağı ya da kendisini karşı taraf önünde zor bırakacak şeyleri söylemesin. Bir de karşımızdakini “dinleyelim” lütfen. 21 yaşında olabilirim ama bunu bana söyleyip, “Sen ne bilebilirsin?” diye bana önyargılı yaklaşanlara gıcık oluyorum. Yaşam, “tecrübe” denen olaydır. Aklım ve tecrübelerimi birleştirip, belki de yaşı benden daha büyük olan birine göre daha fazla bireysel artı değer üretebilirim. İnsanların doğum tarihlerine bakıp, “düşünme sistematikleri” hakkında peşin fikir yürütmeyelim...

İnsanlar, yaşları büyüdükçe ellerinde kek kalıpları gibi “doğru kalıpları” tutmaya başlıyorlar: “Arkadaş kalıbı”, “dost kalıbı”, vs. Senin yaşın ondan küçükse, seni bir oyun hamuru gibi –elindeki kalıpla- şekillendirmek istiyor; seni “sen” olarak, bir “birey” olarak kabul etmek istemiyor... Hep o “bilen” kişi oluyor. Kimse her şeyi bilemez; sen de bana bir şey öğretirsin, ben de sana öğretebilirim. Karşımızdaki olduğu gibi kabullenmek ve onu da dinlemek neden bu kadar zor ki?.. Neden hep önden gitmek istiyorsun? El ele yürüsek olmaz mı?.. Değer yargılarındaki farklılık, insanların davranışlarında farklılıkların oluşmasına neden oluyor. İnsanlar, birbirlerini zincirlemeye çalışıyor. Bir şeylerin olmuş olması için acele ediyorlar. Örnek vermek gerekirse, nasıl ki bir canlıyı öldürmek çok büyük bir suçsa, manevi ve maddi yeterli birikimini yapmadan, kendini gerçekten de hazır hissetmeden bir canlıyı bu evrene getirmek de o derece de suçtur bence. En büyük kariyer “gerçek” bir anne/baba olup, “sevgi” ve “ilgi”yle bir “insan” yetiştirmektir. Lütfen acele etmeyelim hiçbir şey için. Önemli olana aynı yastıkta kocamak değil, aynı yastıkta aynı rüyayı görmektir...

“Ben koleje/özel okula gitmedim, büyük şehirde yaşamadım, vs. bu yüzden, kendimi geliştirme şansım olmadı.” deyip, kendimizi kandırmayalım lütfen. Ben, ilk okuldan üniversiteye devlet okullarına gittim. 19.12.1983’te Uzunköprü/Edirne’de doğup, büyüdüm. Dersi derste öğrendiğim, düzenli ve verimli çalıştığım, çok okuduğum için kazandım. Cefa çekilmeden, sefa çekilmez! Okumak için Trakya’dan 760 km. öteye gidip, başkentimize geldim. Ankara’yı çok seviyorum; canım Ankara’m benim:) (Bu arada, Ankara’da deniz yok, güzel bir kent değil orası, diyenlere; Güzellik bakanın gözlerindedir, diyorum:) Ankara, İstanbul’a göre daha az güzel bir kent olabilir... Ama gece yastığıma başımı koyduğumda hissettiğim “huzur” ve “güven” duygusunu hiçbir şeyle değişmem...)

Uzunköprü Muzaffer Atasay Anadolu Lisesi’ni kazandığımda, kağıt üzerinde olan okulumuzun binası bile yoktu. Okulumuz, Türkiye’nin en batısındaki bir köy enstitüsü gibiydi. Dil laboratuarını bırakın, kütüphanemiz bile yoktu. Ama yokluğun ne olduğunu bilen çocuklar olarak, kıymet bilmeyi öğrendik. Bulunduğu yere babasının parasıyla gelmiş insanları gözlemlediğimde şunu görüyorum; pek çoğu çok şımarık oluyor. Çeşitli vesilelerle örn. Bilkent Üniversitesi’nden tanıştığım çoğu kişinin ikinci ya da üçüncü sorusu “Araban var mı? Markası ne?” oluyor. Bilkent Kütüphanesi’ne gittiğim bir gün iki kızın “yakışıklı” bir çocuk hakkındaki muhabbetine tanık oluyorum: “- A’yı gördün mü?/ - Hayır, yakışıklı mı?/ - X marka arabası var! / - O zaman yakışıklıdır!..” ve daha pek çok şok geçiriyorum... Birisi, “Benim çok param var; istediğim her şeyi ve herkesi elde ederim.” demişti. “Senin paran olabilir ama zekamı, yeteneklerimi ve kalbimi satın alamazsın.’ demiştim. Parası ve sahip olduğu diğer etiketleriyle sürekli hava atan insanları, anlamaya çalışıyorum. Onlar için üzülüyorum...

Kısacası, mayası olan hamur durmaz, taşar. İçimdeki öğrenme ve okuma aşkını, bir volkana benzetiyorum. İçten gelen bu enerji o ya da bu şekilde açığa çıkar:) “Bilgi”ye açım:)

21. yüzyılda küreselleşmenin üçüncü safhasını yaşıyoruz. Şimdi “kişiler” önemli. Ben, “Aylin” olarak dünyayla nasıl entegre olabilirim? diyorum. Atatürk, Time’a iki kez kapak oldu. 1922’de, dönemin İngiltere Başbakanı D. Lloyd George: “Yüzyıllar nadir olarak dahi yetiştirir. Şu talihsizliğimize bakın ki, o büyük dahi çağımızda Türk milletine nasip oldu.” demiştir (Kemal Atatürk ve Milli Mücadele T., 1958, s. 508). İngiliz romancı ve yazar W. Somerset Maugham ise: “Bir insanın değerinin en belirli ölçüsü kendi alanındaki üstünlüğünü dostuna düşmanına kabul ettirebilmesindedir. İşte Atatürk bu yüceliğe ermiş dahilerden biridir. Bir ihtilalci olarak modern Türkiye’yi yaratmış, davasında muzaffer olmuş ve yüzyılın büyük devlet adamları arasına katılmıştır.” demiş (Cumhuriyet, 11 Kasım 1953).

Atatürk’ten sonra hiçbir Türk onunki gibi bir başarıyı elde etmedi. Peki neden? Bunun cevabı İngilizce’deki “innovation” sözcüğünde gizli aslında. İçindeki (in-) yıldızı patlatırsan (nova) bir yenilik ortaya çıkar. İçindeki “nova”nın farkına varmayan milyonlarca insan geldi belki de Atatürk’ten sonra... Ben de düşünüyorum Atatürk’ün çocuğu olarak bir gün Time’a kapak olmak için ne yapabilirim? Bir deyiş vardır: Hiçbir şey başarının yerine geçemez. Bu yüzden, yol haritamızı çizerken önceliklerimizi iyi belirlemeli ve her şeyin bir yeri ve zamanı olduğunu unutmamalıyız. Ben, bir Türk kızı olarak ülkemi ve dünyayı değiştirmek istiyorum. Daha az uyumak, daha çok çalışmak zorundayım. Sıradan ve sürüden olmayacağım. Dünya standartlarıyla yarışacağım. Bilimin aydınlığını rehber olarak alacağım. Ülkemi temsil ederken başım hep dik olacak...

Hiçbir şeyin garantisi olmadığını öğrendim. Fırtına çıkabilir, rüzgar seni çok farklı yerlere sürükleyebilir... “Kader”in önüne geçemezsin...

Haziran, 1994’te 11 yaşında ilkokulu bitirirken, şöyle demiştim: ‘... İnşallah 21 yaşındayken de üniversiteden mezun olurum.... 2005 yılına geldiğimizde, en azından iki yabancı dil bilmeden ve iyi derecede bilgisayar kullanmadan iyi bir iş sahibi olamayacağımıza inanıyorum arkadaşlar. Çok çalışalım!...”

28 Haziran 2005’te de Hacettepe Üniversitesi, İngilizce Mütercim-Tercümanlık Bölümünden mezun olurken, kepimi fırlatmamın mutluluğunu yaşadım. Üniversite yıllarımı Ankara’da geçirmek ve Hacettepe’nin eğitimini almanın bir lütuf olduğunu düşünüyorum.

Hayatta, ne ekersek onu biçeriz. Umarım sağlıklı ve huzurlu bir hayat sürer ve insanlık adına bir şeyler yapabilirim. Kadınların en büyük düşmanının kadınlar olduğunu da öğrendim. Bundan sonra her türlü mutluluğumu iç-imden yaşayacağım:)

Yazmak, ölümün elinden bir şeyler kurtarmaktır, derler. Benim de en büyük hayalim, eserler bırakmak kendi sonsuzluğuma kavuşmadan önce... Bir şeyi tüm kalbinle isteyince, muhakkak o seni buluyor zaten... “Çekim teorisi...”

Dünyayı gezmek istiyorum, kendi kazanacağım burslar, değişim programlarıyla, vs. Kısmetse 8-25 Temmuz Priştine/Kosova’da olacağım. Kosova, tarih ve hayatın kırıldığı bir nokta... 07.06.05 tarihinde izlediğim “Kırılma Noktası”nda (TRT1) Arnavutluk Demokratik Parti Genel Başkanı Arben Caferi, Kosova’nın bağımsız olma durumunu anlatıyordu. Ben de merak ediyorum neden Kosova’ya Avrupa’nın; Balkanlar’ın kara çukuru; “kan çukuru” dendiğini? Buradaki mevcut durum devam ettikçe, uluslar arası aktörlerin hareket alanı genişliyor. Her şeyi uluslar arası görüşmeler ve zaman belirleyecek.

Biliyor musunuz Ergene Nehri kan ağlıyor? Türkiye’deki üç havzadan biri olan Ergene Havzası yıllık 450.000-500.000 ton pirinç üretme kapasitesine sahip ki bu rakam İstanbul’un bir yıllık pirinç ihtiyacı. Türkiye’nin yıllık pirinç tüketimi ise 2.500.000 ton. Yerli pirinç üretimi ise 1.200.000 ton. Ergene Ovası %95 kirliliğe maruz kalıyor. Su kirliliği en büyük problem. Nehirde şu anda hiçbir balık, kurbağa, vs. yaşamıyor. Çiftçinin eğitimi yetersiz. Kısacası, Trakya’da tarım; çevre ölüyor. Ben de ne yapabilirim?, diye düşünürken Priştine Yaz Üniversitesi evrenin bir hediyesi oldu galiba bana. Kurs olarak kimya; biyoteknolojiler üzerine bir ders seçtim, oradaki tarımı, tarım ürünlerini incelemek ve araştırmak istiyorum. Sınırın ötesinde Bulgaristan ekolojik tarım yapıyor; aynı dönümden buradaki çiftçiye göre hem çok daha fazla verim alıyor hem de çevreyi koruyor. Dilerim bu nehrin temizlenmesi ve çiftçinin kalkınması için bir proje düzenleyebilirim. Gerçekten için acıyor çevre öldükçe...

Nereye gittiğini bilen adama, dünya çekilir, yol verirmiş:)

Can vermek; umut olmak... Hava güneşliyken nedense kimse çantasında şemsiye taşımak istemez. Deprem gerçeği de çok çabuk unutulur bizim ülkemizde... Her an her şey olabilir. Bu yüzden, her zaman hayata karşı hazırlıklı olmalıyız. Dilerim hiç deprem olmaz ülkemizde. Dilerim kimseye kalp masajı yapmak ya da enkaz altından gelen çığlıkları dinlerken kolonları kaldırmaya çalışmak zorunda kalmam... Ama böyle bir şeyle karşı karşıya kaldığımda, elimden geldiğince her anlamda yardım etmek istiyorum. Bil de yapma, derler. Hayata karşı çok donanımlı olalım. Bu yüzden, Afette Rehber Çevirmen (ARÇ) ailesinin bir üyesi olduğum için çok mutluyum (http://ceviridernegi.org/arc/).

Paylaşmak, o kadar da zor değil. Hastaneleri, mezarlıkları da gezelim. Diyaliz makinesine bağlı yaşamak zorunda olan ne çok insan var ve insanlar hayatını kaybettikten sonra organlarını bağışlamaktan kaçınıyorlar... Kendi adıma konuşmam gerekirse Ankara’dan buraya gelmeden önce “T. C. Sağlık Bakanlığı Organ Bağış Senedi”ni imzaladım. Korneadan kalbe tüm organlarımı bağışladım. Bir gün hayatımı kaybettikten sonra da bir şekilde birilerine yardımcı olabilirsem ne mutlu bana... Lütfen her şeyin fani olduğunu unutmayalım...

Oku!-yalım, sıradan ve sürüden olmayalım!

.......

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:

Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına

Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır

Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana

Ataol BEHRAMOĞLU, 1977

Biz insanlar elimizdekilerin değerini kaybedince anlarız. Ben de ailemin değerini gurbete gidince anladım. İnsanı, annesi ve babası kadar hiç kimsenin çıkarsızca ve fedakarca sevemeyeceğini gördüm. Sımsıkı sarılalım sevdiklerimize... Çünkü hayat çok kısa; dünyada ölümden başkası yalan...

Artık daima pozitif sularda yüzüyorum. Asla negatif limanlara demirlemiyorum. Gün geçtikçe Allah’a daha çok şükrediyorum ve galiba büyüyorum...

Yıldızlarla kaplı bir göğün altında en güzel zamanları yaşıyor olsak da uzay-zaman genişledikçe gökyüzü giderek daha fazla kararacak ve boşalacak... Uzay ve zaman, “göreceli”, hareketimize bağlı olarak her birimiz için farklı biçimde akıyor...

Belki de pek çok kez kendi yolumda yalnız bir yolcu olacağım; çocukluğa özgü saf ve yalın merakı, evren karşısında derin hayret ve tükenmez coşkuyla ilerleyen bir yolcu!..

Herkesin “sağlıklı”, “huzurlu” ve “mutlu”; her şeyin de “hayırlısı” olmasını dilerim.

Allahaısmarladık!

Sevgiyle kalın!

Aylin:)

3 Aralık 2006 Pazar

YILLIK




Yıllık...

Zaman zaman okurken gözyaşlarım süzülüyor... Çok özlüyorum Hacettepe'yi, sizleri, komşularımı, Ankara'yı... Ne yazık ki hayatta bir şeyi kazanmak için başka bir şeyi kaybetmek zorunda kalıyoruz...
Değerli hocalarım, canım dostlarım, hayatıma kattığınız renkler için çok teşekkür ediyorum. Yıllıktaki yer kısıtlaması nedeniyle yazılarınızın bir kısmı yayımlanmıştı, şimdi ise web günlüğü sayesinde hepinizinkini koyabiliyorum.

Yüreğinize sağlık...

Sevgiyle Kalın!

Ay-lin:)

----------------------------------------------------------------------------------

Aylin’ciğim,

İçimdeki “ben” adeta nefesini tutmuş, sessizce seni izlemekte, okula ilk geldiğin zamandan beri, senin bilmediğin şekilde, geriden ve uzaktan. Yaşamım boyunca hep bir tane “sen” aramıştır gözlerim. Yaşama merak duyan; her alanda bilgilenmeye çalışan; içinden gelen itkiyle yaşamın her alanını tanımaya, sadece tanımakla kalmayıp, bunu paylaşan, bundan üreten; çalışkan; gözüpek; sözüne güvenilir; sorumluluklarını doğallıkla ve severek yerine getirebilen; sosyal duyarlılığıyla kendi kendine sorumluluk edinebilen; kendini yaşamdan ve çevresinden sakınmayan; yaşama sıkı sıkıya bağlı ve yaşamı böylesine kucaklayan; riske girmekten kaçınmayan; sevgi dolu, enerjik, rengarenk bir kişilik. Gözlerin bilinçli ve sevgi dolu bakıyor, gülümsemenin ardında dolu dolu yaşamışlık var. Seni tanımak ülkemin geleceğine ilişkin umut dolmama neden oluyor, Sevgili Aylin. Çok az insana, “adanmışlık düzeyinin üzerinde olan “nitelenmişlik” düzeyi ile işine bağlanmak nasip oluyor, ki gerçekten faydalı şeyler üretebilsin, sen daha şimdiden elini uzattığın tüm işleri böyle bir duyguyla üstlenmektesin. Sana kolaylıklar diliyorum güzel yavrum, hem kendin için hem kimileri için “tehlikeli” bir kişilik yapın var: düz asfalttan gitmeyi tercih edenlerin daima hedefi olacaksın. Kendileri üretemedikleri için senin ürettiklerini kıskanıp, seni yok ederek varolmaya çalışacaklardır; senden yardım talep eden, üstelik de yüreğine yerleştirdiğin kişiler, senin doğallığınla veriverdiğin yardımı da kendilerine yediremeyip, senden bunu acısını çıkarmaya çalışacaklardır; o güzel yüreğinle ve bitmez enerjinle, sevginle koşuşturduğun işler yüzünden, bunları yapamayanlar senden içten içe rahatsızlık duyacaklar. Böyle zamanlarda, doktora tezimin önsözüne yazmış olduğum gibi, “zoru zor edip, zora dayanma eşiğini daha ilerlere çekenlere” teşekkür etmelisin, Aylin’ciğim; kazanç daima senin olacaktır. Yaşam, kendisine böyle candan sarılanı öylesine kucaklıyor, öylesine herkese nasip olmayan zenginlikler kazandırıyor ki, o iç renklerin ve derinliklerin bilmem kaç yaşama karşılık gelebiliyor. Bence zaten yaşamanın anlamı bu. Yaptığın her şey iç zenginliklerine yenilerini katacak ve tıpkı şimdi olduğun gibi yaşamının her anında çevrene ışık olacaksın. Işık olmak: işte bu çok önemli, çünkü ancak böyle kişiler çevrelerine gerçekten ışık verebilir. Şunu unutma ki, sevgiyi kendi egondan arınık olarak karşındakine yönlendirebilen kişilik yapın, yüreğinden başka güzel yürekleri bulacaktır. Bırak sana yüreğini dönenler seni sevmesin, yüreğinin bulduğu kişiler onlardan çok çok daha fazla ve gerçekten candan olacaktır. Zaten bir süre sonra sevgiyi başkasından beklemek yerine kendi içinde üretmenin daha doğru olduğunu da fark edeceksin. Aylin’ciğim, sen, bu çok özel niteliklerinle gerçek bir Atatürk çocuğusun. Sana, sana layık, kaleidoskop renklerinde, ışıl ışıl, kendini en iyi şekilde gerçekleştirebileceğin güzel bir yaşam diliyorum tatlı yavrum. Umarım bir yerlerde yollarımız çakışır da seninle birlikte çalışabilmenin güzelliğini yaşamak da bana nasip olur. Yolun ve bahtın açık olsun.
Doç.Dr. Aymil Doğan; daha iyisi, seni seven Aymil Hocan.

Gözlerinde her zaman öğrenme pırıltısı gördüğüm öğrencim Aylin’e bütün hayatı boyunca mutluluk ve başarı dileklerimle. Doç. Dr. Asalet ERTEN

Sevgili Aylin Yavaş,

İngilizce Mütercim Tercümanlık Anabilim Dalı’nın en sempatik, en çalışkan, en girişken ve en gülümseyen öğrencisi biricik Aylin gelip benden yıllık için bir iki satır karalamamı istediğinde aynen şöyle dedim: “Tabi Aylin, seve seve yazarım, hem bir iki satır ne demek, senin için destan bile yazarım... Sen yeter ki iste...”
Şimdi Aylin’ anlatmak için bence en uygun tanımlama “pozitif yönü” olur. Ondan sonra pozitif yönüne bağlı olarak yaşama bakış açısı, neşesi, enerjisi ve çalışkanlığı gelir. Dünyanın dört bir yanını keşfetme isteği ve girişimleri akla Ataol Behramoğlu’nun “Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var” adlı şiirindeki “... Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar / Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak / arzusuyla yanmalısın ... “ dizelerini getirir. Gerçekten de Aylin’in bize göre ulaşılması güç, hayal sayılabilecek yerlere gitmiş olması, farklı kültürleri, insanları, dilleri tanımış olması genel kültürüne, bilgi, görgü ve deneyimlerine çok şey katmıştır. Bütün birikimleri, zengin deneyimleri, onun gerçekten dört dörtlük tam bir “Hanımefendi” olma özelliğini pekiştirmiştir. Bir gün şehre inerken tesadüfen denk gelmesi, aynı otobüste yol arkadaşı olması nedeniyle bütün olumlu özelliklerini, çevresine karşı eğitimli, kültürlü, bilgili, paylaşımcı ve görgülü yapısını yeniden farketme fırsatı bulduğum Aylin’e yaşam boyu mutluluklar, pozitif enerjiler ve en çok da gönülden başarılar diliyorum.
Yrd. Doç. Dr. Sezai ARUSOĞLU

İçinden taşan yaşamsal coşkunu, gözlerindeki umudu, yüreğindeki heyecanı, yaratıcılığındaki pırıltıyı hiçbir zaman yitirmemen dileğiyle güzel kız…Dr. Funda İŞBUĞA EREL

Güler yüzlülüğün, çalışkanlığın ve başarılarının bir ömür boyu devam etmesini dilerim. Dr. Yeşim DİNÇKAN

Başarılarla bugüne gelmiş, başarıyı hak etmiş bir öğrencisin. Çok çalışmak ve hep saygılı bir insan olmak en temel özelliğin. Sevgi dolu olman, gözlerinin her zaman ışıl ışıl parlamasını da hatırlamak lazım. Hayatının her aşamasında başarı ve mutluluklar diliyor, hakkettiğin güzel yerlere gelmeni diliyorum.
Dr. Hilal ERKAZANCI

Candan bir yürek, kırılgan, duyarlı bir kalp, içten ve çıtı pıtı, sakin görünüşü, gülümseyişindeki o muzip pırıltılar, içindeki güzelliklerle, pırıl pırıl yüreğinle, bütün güçlüklerin üstesinden gelerek hayat bir adım attığına çok seviniyorum. Hakkettiğin güzel günlere kavuşman dileğiyle, sevgiler... Blm. Sek. Suzan İNAN ŞİRİN

“Yaşam kadar gerçek,
Öyle çok şey var ki sana dair...”
18 yıldır yaşadığım her günde sana dair bir şeyler var hayatımda. En büyük ışığımsın. Tanrı’ya bir kez daha şükürler olsun; bana en güzel meleğini gönderdiği için. Seni çok seviyorum “karındaşım”. Gözlerindeki ışığı asla kaybetmemen dileğiyle... Bahar YAVAŞ

Tatlı Meleğime, Tanım yapmak zordur... Hem de çok zor... Çok uğraştım dostluğun tanımını yapmak için... Dost nedir? Kötü gününde yanında olan, seninle ağlayan mıdır? Yoksa en mutlu gününde senin sevincine en az senin kadar sevinen midir? Ha tabi bu arada bu iki özelliği de tertemiz kalbinde barındıran bir tatlı melek varsa yanınızda işte o zaman siz dünyanın en şanslı insanlarından birisiniz demektir, çünkü gerçek bir dosta sahipsinizdir... Ben ne kadar şanslıyım ki senin gibi bir dosta sahibim... Seni çok seviyorum canım dostum... Hayatın mutluluklarla, başarılarla ve senin gibi sevgi dolu insanlarla dolu olsun... Burcu DAYIOĞLU

Bazı insanlar vardır hayatta, yaşamınıza girdiler mi her şey değişir. Adrenalin gibi, su gibi, ekmek gibi bir şeydir bu. Yaşamın sürekliliği için şart gibidir onun varlığı. O insan yaşamınıza renk katar, düştüğünüzde sizin elinizden tutar. Herkesin bir tekme attığı şu dünyada siz ona canınızı bile emanet edersiniz. Hem de gözünüzü bile kırpmadan. Ben hayal aleminde yaşamayı seven, fantastik hayallere, kitaplara bayılan, insanların “tuhaf” olarak nitelendirdikleri bir insan olabilirim. Kim ne derse desin dostumu yine bu fantastik alemden bir benzetmeyle anlatmayı seçtim… Frodo Baggins için Samwise Gamgee ne ise Aylin de benim için o’dur derim ve Aylin, bana ihtiyacın olduğunda senin için dünyanın öbür ucuna bile giderim. Paylaştıklarımız ne bu küçük yıllık sayfalarına sığar ne de tabir-i caizse bu naçizane satırlar sana olan sevgimi anlatır. Ama benim için bir kardeş gibisin. Seninle hayallerimizi, sevinçlerimizi, üzüntülerimizi paylaştık ve paylaşmaya devam edeceğiz. Hayal ettik, gerçekleştirdik. Seninle dağlara tırmandık, alacakaranlıkta yıldızların yükselişine tanık olduk, tatillere gittik, aklımıza ne eserse, yüreğimiz ne emrettiyse yaptık. Hayatta böylesi bir dostluğu paylaşanlar bu dünyadaki kısıtlı vakitlerini iyi değerlendirmiş olan şanslı azınlıklardır. Dostlar yıldızlar gibidirler, her zaman görünmeyebilirler ama yine de vardırlar. Ben yıldızımı buldum. Sevgiler. Semin ÇETİN

Aylin... Nasıl anlatılır bilmem ki; bu kız ya da onu anlatmaya kelimeler yeter mi? Deneyelim bir bakalım. O; her şeyden önce soyadına inat hareketli, capcanlı; dost canlısı, yardımsever, hatta biraz da fazlaca sever. Yüreği öyle geniş ki herkesi alabilir, hatta o öyle pek sevmez, genelde "aşık" olur. O, çocuktur aslında. Bilmezsiniz belki siz. O; azimli, çalışkan, disiplinlidir. O... O... güneştir. Işığı her yere ulaşır, her kuytuyu sarar. Aylincim, seni anlatmaya çalıştım ama bak yine yetmedi sözler. Hacettepe'de gözümü açtım seni gördüm, yarı zamanlı ev arkadaşın oldum, yalnızlığı paylaştık. Dert ortağı olduk, birbirimize sarılıp ağladık.Güldük, eğlendik de.Beni her zaman sabırla dinledin, en zor zamanlarımda dayanacak direğim oldun.Öyle şefkatliydin ki; annem gibiydin. Sağ ol be dost! Doğum günlerim tatile gelir hep güme giderdi ama sen her sene, o her zamanki maharetinle doğum günü pastası yaptın bana. İnce düşünceli arkadaşım benim sen hep her şeyi en iyi şekilde düşündün zaten. İyi ki arkadaşımsın ve hep öyle de kalacaksın, senin peşini bırakmaya hiç niyetim yok çünkü:) Dilerim her şey gönlünce olur. Dilerim dünyalar tatlısı arkadaşım hep kıymetin bilinir ve dilerim hep "sevgiyle" kalırsın! Seher ÖZER

Sempatik gülüşüyle etrafına pozitif enerji dağıtan, azimli, kimseyi incitmemeye çalışan, özel günleri hiç unutmayan, çok güzel “mamalar” hazırlayan, konuksever, maceraperest Aylin’i unutmam mümkün değil! Aylin ya konuşurken bile gözlerinin içi gülüyor, yaşama sevincini anlayabiliyor insan. En kötü günlerinde bile yaşama sarılman o kadar güzel ki! Biliyor musun bana “prensesim” diyen tek kişi sensin? Umarım “prensesim/prensim” diyebileceğin, kendinden üstün olarak yetiştireceğin varlık/ların annesi olursun. Senden çok iyi bir anne ve idealist bir iş kadını olacağına inanıyorum. Hep yanımda olduğunu hissettirdiğin için sağ ol! Güzel yerlere gelebilmen ve “griler”in çözümlemesiyle fazla uğraştırılmaman dileğiyle! Fehime BALAMUT

Trakya’dan bir kızla Ege’den bir kız büyük umutlarla Ankara’ya gelip, burada karşılaştılar. Büyük bir arkadaşlık doğdu aralarında. Gel zaman git zaman ne olduysa oldu da bu kızlar bir dargın dört yılı tamamladılar. Onların arkadaşlığında hep sözlerden çok gözler anlam taşıdı, duyguları hep onlar dile getirdi, doğruları hep onlar söyledi. Hangi kız üzülse diğerinin içi yandı. Hangi kızın yardıma ihtiyacı olsa öteki kız seve seve onun yardımına koştu. Sonra ne mi oldu? Sonrası işte şimdi başlıyor, biz mezun olunca. İzmirli kız diler ki Edirneli kız hep mutlu olsun, hedeflerine hep “azimle” koşsun. İzmirli kız diler ki bu masal burada bitmesin, bu masal hep mutlu devam etsin. Umut dolu yarınlara... Özge ERŞEN

Aylin dört yıl boyunca seninle o kadar çok şey paylaştık ki benim için seni tanıyor olmak gerçekten başıma gelebilecek en iyi şeylerden birisiydi... Sanırım ikimiz de Ankara’da olacağız okul bittikten sonra. Sık sık görüşeceğiz tabi ki bundan sonra da. Her zaman kalbindeki güzelliği yüzüne yansıtan, iyimser ve her an gülmeyi bilen birisin. Sen hayatımda hiçbir yerde rastlamadığım kadar iyi birisin ve en önemlisi olduğun gibi yaşayan bir kızsın. Hayatta hak ettiğin her şeye sahip olacaksın. Sen hep böyle ol yeter.... Tanju TATLI

Sevgili Aylin,
O güler yüzün ve pozitif enerjinle katıldığın ortamlara renk katmana, azmine, düşünceliliğine, sorumluluk bilincine hayranım tanıştığımızdan beri. Dört yıldır çok güzel paylaşımlarımız oldu. Devam etmesini tüm içtenliğimle diliyorum. Hayatıma kattığın tüm renkler için sonsuz teşekkürler Aylinciğim. Ayrılırken hep söylediğin gibi “Sevgiyle kal!” Gözde KAPTAN

Aylinciğim, ben senin kadar hak yemeyen, sevimli, cana yakın, iyi niyetli biri görmedim. “Benden daha kötü durumda olanlar var” diyerek bursa başvurmayan, “boşuna atılmasın” diyerek yemekhanede eksik yemek alan bir başka arkadaşım olmadı. Umarım hayat sana hakkettiğin tüm mutlulukları yaşatır... Ümüs İKİZ

Aylinciğim,
Her şeyden önce bitmeyen sabrın, bizim için fotokopi peşinde koşturman, sorumluluğun, içtenliğin için teşekkür etmek istiyorum sana. Seninle aynı sınıfı, arkadaşlığı paylaşmak çok güzeldi. Sen olmasan kim söylerdi bize sınavları, ödevleri? Sen olmasan şaşkın ördekler gibi düşüverirdik sınavın ortasına:) Canım benim, hayat seni hep senin gibi insanlarla karşılaştırsın, mutlu etsin. Sevgilerimle, Esin RECEPOĞLU AYDOĞDU

Güler yüzlü Aylinciğime,
Yüzünden gülücükler eksik olmasın. Seni hep rapor verirken hatırlayacağım: “Arkadaşlar, fotokopileri çektirip getirdim. 100 bin lira:) da sınıf parası kaldı!” Çok tatlı ve iyi kalplisin, hem de bir karıncayı bile incitemeyecek kadar... Bir de kimseyi kırmamak ve kırmamış olmak için özür dilerken hatırlayacağım seni. Hatırlıyor musun? Bir gün hukuk dersinde sandalyeye çarpmıştın da yine özür dilemiştin:) Senin arkadaşın olmak güzeldi. Her şey için teşekkürler. Mutluluklar... Sabiha ŞEN

İnsanın gözlerinin taa içine utanmadan bakabilen, temiz arkadaşım, hani yakınında durmasalar da bazı insanların aslında yanında olduğunu ve ayağın bir taşa takılacak olsa elinden tutacağını bilirsin ya işte sen de öylesin benim için. O sıcak bakışlarında hep, beni gerçekten anladığını hissettim. Her şeyin en güzelini hak ediyorsun; umarım her şey gönlünce olur. Gülen yüzün hiç solmasın. Bana bu yakınlığı hissettirdiğin için çok teşekkür ederim, canım. Canan ÖZGÜR

Merhaba bayan gülücük, sanırım seni tanımayanların dahi gözüne ilk çarpan özelliğindir kendini kötü hissettiğinde bile etrafına gülücük saçabiliyor olman. Ayrıca her daim nazik, saygılı ve yardımsever olmak da bunun gibi herkesin kolay yapamadığı şeylerdir. Bunlara ek olarak sahip olduğun sosyal kişilikle okulun ilk gününden beri tüm bölüm hocaları karşısında sınıfımızın medarı iftiharı oldun. Araştırmacı ruhunu ve gülen yüzünü hiçbir zaman arkanda bırakmaman dileğimle.. Gonca:)PAMUK

Aylinciğim, ne önemli bir şey Aylin deyince aklıma gelen o kadar çok şey olması. Bak aklıma astronomi kulübün filan geldi. Olmuyor Aylin, geliyor, bak durduramıyorum. Bazı şeyler engellenemez. Esasta engellemek de gaz yapar:) Ben de küçükken astronomiyi severdim. Bir tane salak kitabım vardı. Hep onu tekrardan filan okurdum, sanki yeni bir şeyler varmış gibi. Kitap değişmiyor tabi, değişen insan, değil mi? Dünya da değişiyor. Dün daha temizdi, bugün daha kirli mesela. Aklına bu konuları getirmek de istemiyorum. Belki ileride dünya Mad Max filmindeki gibi (Tina Turner filan oynar hani) olursa, bunu okuyup “o zamanlar dünya yaşanacak bir yerdi” deyip ağlaya da biliriz. Ama olmaya da bilir. Olasılıklar diyorum ben buna. Nasıl kelime? Beğendin mi? Sınıftan çıkarken Ayfer Hoca’nın dersinde sandalyeye çarpıp özür dilemiştin:) Ben de bir mağazada askılığa çarpıp özür dilemiştim:) Bak insan her şeyi yapabiliyor. Ama vazgeçmemek gerek. Tabi tabi, evet. En son sınıfta kaynaştık. Hayır, bunu yadsıyamam. Buna gerek de yok. Çok güzel zamanlar geçirdik. Hepsi çok güzeldi. Umarım bitmeyecek arkadaşlığımız. Mail grubumuz da var mis gibi. Senin de büyük katkıların oldu tabi. Aylinciğim, her şey gönlünce oldun. Berkay ÜNDEĞER

Seni tanımayan yoktur galiba bu bölümde... Kocaman gülümsemen, hep hayran olduğum derin gamzelerin ve herkese bonkörce dağıttığın sevgi sözcüklerinle hatırlayacağım seni hep. Tabi bir de dört yıldır keşfini bir türlü gerçekleştiremediğim gardolabın ve takılarınla:) Kurtuluş Parkı'nda yaptığımız üstünkörü piknik keşke birlikte yaptığımız ilk ve tek etkinlik olmasaydı. Sevgi pıtırcığım yüzün hep gülsün... Ayşe Banu YALDIZ

Aylin YAVAŞ
Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden!
Bütün güzelliklerin seninle olması dileklerimle başlamak istiyorum sözlerime sevgili Aylin. Ya valla nedense seninle konuşurken ve hakkında yazı yazarken ayrı bir kibarlık, ayrı bir nezaket bulutu çöküyor üzerime Aylin
(Ne yapayım?). Evet, Aylin kusuruma bakmazsan seni bu şekilde anlatmak istedim yanlış anlamayacağını göz önünde bulundurarak.(bak yine kibarlaştım.) Aylin inan bak ben seni sınıfın istihbarat görevlisi veya fotokopi sorumlusu diye hatırlamayacağım. Söz... Bir kere çok olumlusun ve kötü de olsa yaşanan her şeyi hayra yorman örnek alınacak bir yaklaşım. İçindeki iyi kalpli olma dürtüsü inşallah bir gün sana zarar vermez diye ümit ediyorum. Yazdıklarım uzun metrajlı bir şiir gibi oldu belki ama çok umut dolu ve yardımsever bir arkadaşım olarak aklımdan hiç çıkmayacağını bilmeni isterim.
Bu arada ödevleri öğrenmek için çektiğim mesajlara sabırla karşılık verdiğin için kendi adıma; fotokopi işleri ve öğretmenin derse gelip gelmeyeceği gibi kafamızdaki her türlü soru işaretlerini kaldırdığın için sınıf adına teşekkür ederim sevgili arkadaşım. Senin için her şeyin hayırlısı olması ve beni unutmaman dileğiyle iş ve muhtemel aile hayatında başarılar. Halil İbrahim YILMAZ

Ben sana hayranım, o bitmez tükenmez enerjine... O kadar kıpır kıpırsın ki insan senin hızına yetişemiyor. Bu kadar çok şeyi 24 saate nasıl sığdırabildiğini hala anlamış değilim. Hep böyle yardımsever, içten ve neşeli kalabilmen dileğiyle, bir gün gezide yine beraber olabilmek umuduyla, o zamana kadar hoşça kal arkadaşım :) Nur_gül YAVUZ

Sınıfta arkadaşlarıyla ilişkilerini senin kadar dengede tutmayı başaran, herkesle aynı derecede samimi -ama gerçekten samimi- olabilen başka birisi yok galiba. Sınıf kapısından bir kez olsun asık suratla girdiğini görmedik. Hayranız bu özelliğine, iyimser yapına. Umarız hayatın boyunca da bunu korumayı başarırsın. Çevrene yaydığın pozitif enerjiyi, çocuksu neşeni hiç kaybetmemen dileğiyle… Seni tanıdığımıza çok memnunuz. Bu arada başta kuram dersi olmak üzere daha birçok derste gönüllü ders anlatıp bizi büyük bir külfetten kurtardığın için sana ne kadar teşekkür etsek azdır! Pınar ve İlknur:))

O, sıcakkanlılığı, sevecenliği ve nazikliğiyle kalbimizde çok özel bir yere sahip olan gözde isimlerden birisi. Onda pek çok özelliği bir arada bulabilirsiniz. Örneğin: Moralinizin bozuk olduğu anlarda tıpkı bir psikolog ya da evine misafir olarak gittiğinizde hamarat bir ev hanımı gibidir. Her zaman neşe dolu cıvıl cıvıl çok tatlı bir kız. O kadar narin bir insan ki sevgilisi olsam ona dünyadaki en nadide çiçeklerden birinin adıyla hitap ederim. Çok başarılı, birkaç şeyin üstesinden gelebilen ve yardımsever bir arkadaşımız olduğunu da unutmamak gerekir tabi.
Gözlerinde gülücük
Adeta bir gelincik
Yıllar akıp geçse de
Kalbimizde biricik. Derya YALÇINKAYA

Ya bir “Japon turist” ya da “işçi karınca”sın, yoksa mümkün değil kimse bu kadar çalışkan olamaz! “Boş duranı Allah sevmez” diye kabul edersek, sen Allah’ın en sevdiği kullarındansın (?). Ay-lin, canım benim; istediğin her şey hayırlı ise senin olsun, bir gün seni iyi yerlerde göreceğimi biliyorum, bizi hiç unutma olur mu? ARÇ olsun, AB mihmandarlığı olsun çok güzel şeyler paylaştık, paylaşacağız da... Sen çok değerlisin güzelim, seni seviyorum Ay-lin:) Bengü AKBAY

Bana yıllık için bir şeyler yazar mısın dediğinde hiç tereddütsüz kabul ettim. Çünkü senin de dediğin gibi 4 yıllık süre içinde iyi anılarımız oldu. Benim için en unutulmazları ise Eskişehir’deki İnönü Havacılık Kampı, daha öncesindeki model uçak kursu ve "speaking" dersinde yurtdışı deneyimlerimizi anlattığımız sunum olmuştur. Bu sunumda sen ve Tanju, Hong Kong’tayken böcek yediğimi tüm sınıfa ifşa etmiş ve beni zor durumda bırakmıştınız. Evet, itiraf ediyorum yedim ama sadece hayatta kalmak için. Model uçak kursu ise daha ilginç geçmişti. Yaşları 6 ile 10 arasında değişen öğrencilerin katıldığı bu kursa bir şekilde bizler de katılmış ve bir hafta boyunca hiç uçuramayacağımız model uçak yapmaya çalışmıştık. Bu kampta ayrıca ne kadar tuttuğunu koparan bir insan olduğunu anladım. Anıları ölümsüzleştirmek için 5–6 arkadaş bir uçağın üzerinde fotoğraf çekilmek istemiş ancak konuştuğumuz ilk görevli izin vermemişti. Bizler umudumuzu kesmiş dönerken sen yılmamış bir üst görevliye başvurmuş ve istediğin yerine getirilmezse bu işin Genel Kurmay’a kadar gideceğini söylemiştin. Sonunda kamp idaresi pes etmişti. Şaka bir yana senin bu azmin olduğu sürece bundan sonraki hayatında da başarıyı yakalayacağını düşünüyorum. Başarılar! Ramazan ÇAKIR

Seni ilk olarak hazırlık sınavına girdiğimde görmüştüm ve o zamandan bu kadar çok yönlü olduğunu anlayabilmiştim. Nasıl diye sorarsan bilmiyorum ama bir önsezi diyebiliriz biz buna. Dört yıl boyunca bütün sınıfımızla ilgilendiğin, her işimize koşturduğun için sana çok şey borçluyuz. Bir insanın her şeyden haberdar olabileceğini inanmazdım ta ki seni tanıyana kadar Aylinciğim. Sen bu kadar duyarlılıkla, bu kadar araştırmacı ruhunla istediğin her şeyi elde edebilirsin. Felsefeye olan ilgini kaybetme, kendine daha çok vakit ayır Doğru zamanda Doğru yerde Doğru insanla.-) kocaman sevgilerimle, Ceyda TAŞKIRAN.

Aylinciğim,
Ben asla senin kadar kibar, nazik, düzenli, her şeyden haberdar, herkesle arkadaş ve format sahibi olamadım. Benim ve nicelerinin sahip olamadığı bu özellikler sende doğuştan var. Kişiliği çok erken yaşlarda oturmuş, kendini çokta gerçekleştirmiş, çok hanım, çok olgun bir kızsın sen. Harika bir arkadaş, harika bir eş, başarılı bir işkadını ve eşsiz bir anne olacaksın. Seni tanımış olmak çok güzel, umarım yine öyle ya da böyle gireriz birbirimizin hayatına. Hatta hiç çıkmayız inşallah.(Teşekkür ettiğini duyar gibiyim ama gerek yok hepsi doğru.) Nergis KÖSE

Kız Aylin! Dört sene boyunca sen o kadar düzgün bir Türkçe’yle konuşurken, ben her zaman kendiminkinden nefret ettim, sen o kadar güzel çeviri yaparken ben çevirimden nefret ettim, sen o kadar güzel yerlerde çalışırken ben kendimden nefret ettim, sen İspanya'ya giderken ben Türkiye'de kalmaktan nefret ettim, intihar edeceğim yakında, sebebim olacaksın:) Canım benim ya sen hep bizim tatlı, güler yüzlü, yardımsever Aylin'imiz oldun. Umarım talep ettiğin her şeyi hayat sana eksiksiz arz eder.. Bu son cümleyi kurabilmek için dört sene çalıştım ancak bu kadar oldu, olmuş mu:) Sevgi TURUNÇEL

Aylinciğim, hep böyle sevgi dolu, kibar ve samimi kal olmaz mı? Bu kadar güler yüzlü olman, bu kadar pozitif olman, inan uzaktan bile görsek seni yetiyor bize de neşe vermeye. İnandığın, çabaladığın değerler peşinde koşarken içinde yaşattığın bu güzellikleri hiç kaybetme. Unutulmamak dileğiyle... Ayşe Mine EKEROL

BALO DETAYLARI, ATAKULE-ANKARA (2.06.2005)



Sevgili Arkadaşlarım,

Düzenlediğim mezuniyet balomuz hayattaki en renkli anılarımdan biri olacak daima... 21 yaşımın en 'anlamlı' organizasyonuydu.. Semin fotoğrafları yollayınca, onları da ekleyeceğim.

Sizi çok seviyorum!

Ay-lin:)

-------------------------------------------------------------------------------------



From: AYLIN YAVAS < being83@yahoo.com>
Date: May 21, 2005 9:26 PM
Subject: BALO DETAYLARI
To: aylinyavas@gmail.com


Merhaba Arkadaşlar,

Atakule KUBBE Restoran'la balomuz için sözleşme imzaladım (http://www.atakule.com/ ). Detayları veriyorum:

Balo, 2 HAZ PERŞEMBE saat 19:30-03:30 arası yapılacaktır.
Minimum (garanti edilen) kişi sayısı 45'tir (Maksimum, 60 kişi oluruz diye tahmin ediyorum.)
Kişi başı fiyat 55 YTL'dir.
Masa düzeni, grup masa düzenidir: Bir masada on kişi oturacak. Örn. yan yana beş masa olacağız.

Sahne Programı: Saat 24:00'e kadar Aykut ALPAT yönetimindeki orkestra ile İngilizce, İspanyolca ve Türkçe canlı müzik ve özel showlar olacaktır. 03:30'a kadar DJ+disko ortamı olacaktır.

Süsleme ve Dekorasyon: "Altın rengi" ve "gümüş renk" olmak üzere iki alternatif vardı; daha sade ve şık olacağını düşündüğümden gümüş rengini seçtim. Sandalyelere gümüş renk sırt giydirilecek. Masalar, taze çiçek ve şamdanla aksesuarlanmış olacak.

Fotoğraf: Fotoğrafçı olacak; isteyen fotoğraf çektirip, kısa bir süre sonra da oradaki fotoğraf masasından fotoğrafını alabilecektir (5 YTL).

Kamera: Bunun gerekli olduğunu düşünmediğimden, talep etmedim. Yoksa fiyat oldukça yükselecekti.

Servis Bedeli: Ücrete dahildir. Başka bir ifadeyle, toplam ücretin % 5'i otomatikman kesiliyor. Pasta geldiğinde, "Bıçak kesmiyor." gibi sözleri KUBBE'de duymayız. Gerçekten de çok profesyonel bir hizmet veriyorlar. İsteyenler ekstradan bahşiş bırakabilirler.

Ulaşım: Balo, 3:30'da bittiğinde ne bir EGO ne de bir dolmuş bulma şansımız var. Bu yüzden, önce Gazi Üni.'nin kiraladığı servisle görüştüm. 25 kişilik bir dolmuş için 180 YTL istedi. Ben de gittim; Kazanlarla görüştüm. Pazarlık yaptım ve Beytepe için 65 YTL'ye, "Atakule-Tunalı-Tunus-Kızılay-Kurtuluş-Cebeci-Dikimevi" güzergahı için de 50 YTL'ye anlaştım. Dolmuşlar 20-25 kişi alıyorlar. Ödemeyi de araca kaç kişi binersek, bölüşüp yapacağız. Kişi başı 2 YTL gibi bir şey düşecek. Herkese uyuyorsa, bana söyleyin. Sürücüleri arayıp, rezervasyon yaptıracağım.

Asansör ücretleri, KUBBE tarafından karşılanacaktır: Kubbeye çıkışta turnikeler var; oradaki görevlilere baloya geldiğinizi söyleyip, 120 m yukarı çıkacaksınız :) Ellerinde isim listesi olabilir.

Terasa inip, gözlem de yapabilirsiniz. UFO Bar'ın kapanışına kadar açık tutulacak. Orada dürbün de var. Ama en iyi teleskop, gözlerimizdir. Şansımıza hava açık olursa, parlak bulutsular, yıldız kümeleri ve gökadalar da gözlemlenebilir.

Herkes 19:30'da KUBBE'de olsun. Güneşin batışını Atakule'den seyretmeden, gitmek yok :) Hele gece o panoramik manzarayı; yıldızları, vs. kaçırmamak lazım :) :) Gökyüzümüz açık olsun :)

MÖNÜ:

-ORDÖVR TABAĞI: RUS SALATASI, TARATOR, KAŞAR PEYNİRİ, BEYAZ PEYNİR, PAŞA MEZESİ, MANTAR SALATASI, SALAM, ZEYTİNYAĞLI DOLMA, KORNİŞON, SÖĞÜŞ DOMATES, SALATALIK

-ARA SICAK: Sigara böreği ve sosisli tavayı evde de yiyebileceğimiz için ÇİN BÖREĞİ VE MİTİTE KÖFTE seçtim.

-MEVSİM SALATASI

-ANA YEMEK : "Piliç Emense" seçtim. Görünüşü biraz değişik olduğundan detaylı bilgi vereyim: Piliç Emense, Rus mutfağından bir düğün yemeğidir. Önce patatesler uzun parçalar halinde rendelenip, kızartılır (Buna mutfak dilinde "kibrit patates" ya da "ponfritz" denir.). Sonra kuşbaşı doğranmış tavuklar, mantar, soğan, az sıvıyağ ve tane karabiberle kızartılır. Ayrı bir yerde, krema ısıtılır. Hep beraber iyice pişirilir. Kenarda duran kibrit patateslerin üzerine bunlar dökülür. Afiyet olsun :)

(Piliç pirzola, bonfile, vs. birçok yerde yenilebilir. Özel bir yemeğin olmasının daha iyi olacağını düşünüyorum.)

-MEVSİM MEYVELERİ

-MEŞRUBAT:

Coca cola
Cappy Meyve Suları
Erikli Su (ph 7.13) :)

-MEZUNİYET PASTASI (ONLARIN İKRAMI):

Mevsim meyvelerinden oluşan salata da olacağından, pastayı çikolatalı+beyaz kremalı sipariş verdim. Dikdörtgen olacak. Süslemesini de tasarladım: Hacettepe logosu olacak ve "İMT" yazılacak.





(Pastamızı Prof. Dr. Sayın Temuçin Faik ERTAN kesti, gecemize onur verdi. İlk deneme de benden oldu:)

ÇOK ÖNEMLİ:

Bu hafta içi (23-26 Mayıs) ikinci taksitleri topluyorum. 31 Mayıs Salı günü gidip, tüm ücreti vermem gerekiyor. Ücreti vermek ve kişi sayısını artırmak için son gün 31 MAYIS'tır!!! Ama bu hafta bitirip, hesabı kapatırsam iyi olur. Ayrıca, daha birinci taksidi vermeyenler var. Lütfen unutmayalım!

Umarım herkes katılır. Gelmeyi düşünmeyen arkadaşların çeşitli nedenleri var. Özetleyerek, yanıtlıyorum:

-"Balo elbisesine ... YTL veremem."-Önemli olan temiz, ütülü ve üzerimize yakışanı giymektir. İster takım elbise giy, istersen etek giy. Rahat olalım arkadaşlar.

-"Sevgilim yok." –Hayatım, bu senin eğlenmen için bir engel değildir. İsteyen baloya sevgilisi/normal bir arkadaşıyla gelir; isteyen tek başına gelir. Hep beraber eğleneceğiz.

-"Sevgilimin işi olduğundan o gelemeyecek; benim de gelmeme izin vermiyor. Çok kıskanç." –Bunu öğrendiğime gerçekten de çok üzüldüm. Hayatında bir kez mezuniyet balon olacak. Bence, sevmek demek sevdiğini zincirlemek demek değildir. Ama bu senin hayatın. Bence, insan sevgilisinin dışında normal bir arkadaşıyla da dans edebilir. Bu bağlamda, balonun en şanslı kızı ben olacağım. Çünkü bütün arkadaşlarımla da dans edip, oynayacağım.

Bu iletiye olumlu ya da olumsuz geri dönüt veriniz. Hayatımda ilk defa bir balo düzenliyorum. Aklıma gelmemiş bir detay olabilir; kusuruma bakmayınız lütfen!

Sevgilerimle,

Aylin:)

30 Kasım 2006 Perşembe

La Isla Bonita: Where nature meets history


La Isla Bonita: Where nature meets history

Sunday, April 10, 2005

Those who have the chance to travel overseas should not skip San Miguel de La Palma, a beautiful connection of nature, history, technology, sports and culture, a must-see paradise on earth

AYLİN YAVAS - TDN Guest Writer ANKARA - Turkish Daily News

Seven islands, six islets, four national parks, hundreds of volcanoes, nearly all of them inactive: This is a brief description of an archipelago that lies off the western coast of Morocco, near the Tropic of Cancer. Annexed to Spain between the 14th and 15th centuries when the earliest inhabitants, the Guanches, were still there, the islands were transformed into a flourishing trading center on the shipping routes to the American and African continents. The Canary Islands are nowadays two distinct Spanish provinces: the Western Islands (Tenerife, La Palma, El Hierro and La Gomela) and the Eastern Islands (Gran Canaria, Lanzarote, Fuerteventura). These seven volcanic natural structures emerged from the bottom of the ocean and temptingly invite you to visit. Last summer I had the opportunity to spend six weeks on San Miguel de la Palma Island, also known as La Palma or "The Pretty Island" (La Isla Bonita).

La Palma:

La Palma is the most westerly island, located northwest of Tenerife and El Hierro islands. The geographic area is 708 square kilometers and there are 82,000 inhabitants, with Santa Cruz de La Palma as the capital.
The flight from Istanbul to Madrid lasts four hours, then three hours to La Palma due to trade winds. Then an island as pure as nature intended welcomes you.
Admire the spectacular and dense laurisilva forests in a protected section of the island. The majority of these forests are so valuable that the United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization (UNESCO) has declared them a Biosphere Worldwide Reserve under the name of “Los Tiles.” Presently, the entire island falls under the Biosphere Worldwide Reserve designation. The legendary dragon tree is worth mentioning. From it one extracts the dragon's blood, red liquid sap exported in the 16th century and used in medicine. This beautiful tree lives for thousands of years. La Palma has the most dragon trees among the Canary Islands.

Roque de Los Muchachos Observatory:

In the middle of unparalleled beauty at an altitude of 2,400 meters is the Roque de Los Muchachos Observatory. This observatory on La Palma -- together with the Teide Observatory on Tenerife -- belongs to the Instituto de Astrofísica de Canarias (IAC). It is one of the most important viewing stations in the world due to its telescopes and instruments, as well as the unobstructed view of the skies above. It opened in 1985 to the delight of heads of state and royalty from countries that participated in its construction.
Important scientific discoveries have been made with these telescopes. Of particular significance were those made with the William Herschel telescope, such as the first discovery of light from a planet outside our solar system, the first black hole confirmed in our galaxy and the first optical image of a gamma-ray burster, confirming one of the most violent explosions of the universe. In order to minimize nocturnal light pollution that would diminish observations, the Canary Island government has passed the Law of the Sky regulating the installation of nocturnal lighting by ensuring the use of lamps that will not affect the telescopes' view. I was lucky to catch an open sky and spend the day in the Roque de Los Muchachos Observatory. To enjoy a similar experience in Turkey, you can participate in observation festivals organized by the Scientific and Technical Research Council of Turkey (TUBITAK) and visit the TUBITAK National Observatory (TUG) in Antalya (http://tug.tubitak.gov.tr).

Volcanoes:

What about visiting volcanoes? You can find a very active geological zone in the south of La Palma. The last volcanic eruptions that are well documented were the Tacante volcano (between 1470 and 1492) and the eruption of the Teneguia volcano (1971). Fortunately, I wasn't there for either. Besides the mountains, volcanoes and streams of lava, it is very important to stress the many volcanic tubes, some of them very accessible. Of course, there are others that are really long, underground and labyrinthine.

History:

La Palma is not only nature but also history. In the 16th century the first sugar plantations were planted here. Since then, the island has become well known due to its wine industry. Fittingly, Malvasía wine (Malvasía is a very sweet and fragrant grape) is mentioned by universal playwrights such as William Shakespeare. In the last few centuries La Palma has gained business importance. Shipyards were built to construct vessels that would ply the arduous Americas route. The ships were made of wood from the rich forests. The port of Santa Cruz de La Palma was considered the third busiest of the Spanish empire.

Gastronomy:

The cuisine of La Palma is similar to that of the other islands and of Spain. Unfortunately, over the years, the typical dishes have been forgotten. In rural areas families eat the products cultivated in the field. Potatoes, gofio, pork beef, goat cheese, milk, fish, some vegetables, ripened fruit and mojo are the staples. On feasts and special days special dishes and desserts were made, such as honey soups, rice pudding, toasted chestnuts, milk ring-shaped rolls, alfajores, sponge cakes and others. The confectionery of La Palma is rightly very famous. The rapaduras, kernellies, meringue, marquesotes, alfajores and almond cheese are to die for.

Economy:

As you travel around the island, you see banana plantations everywhere. At present, the economy revolves around the banana. In recent years the cultivation of the avocado pear has become important. Other economic factors are the goats and the cheese they yield, wine and a small amount of tobacco.

Sports and nature:

La Palma offers a large list of interesting and spectacular pastimes to those who come here. It is ideal for mountaineering and hiking, especially in La Caldera, the National Park. Potholing, geology, botany, biology, scuba diving, astrophysics, paragliding, vulcanology and photography are all done in La Palma. It is an ideal place to fly and see beautiful landscapes from the air any time of the year. La Palma is considered the highest island in the world in relation to its small area and good place to fly to in winter.
Hordes of spelunkers visit the island regularly. Villa de Mazo houses the most important group of caves, including volcanic tubes. Todoque is one of the more popular caves favored by amateurs and geologists.
You must have heard about the clean and temperate waters of the Canary Islands and the wide range of fauna. The coast of Fuencaliente, formed in 1972 as a result of the eruption of Teneguia, is the best place to scuba dive. Black coral and canyons can be found both on the north and the south coasts. Additionally, frequent encounters with countless fish will make your diving more enjoyable.
Last but not least, it is a must to go on a submarine-safari into the Atlantic Ocean and swim with dolphins, which remains one of the most unforgettable memories of my life.

La Bajada de la Virgen de Las Nieves:

Feasts abound. The main ones are the tourist-centered feasts of La Bajada de la Virgen de Las Nieves, the patron madonna of La Palma. Every five years since 1680 the patron saint is taken to the city for the celebrations. Particular events of note are: the pilgrimage of La Bajada del Trono de La Virgen (Virgin's throne descent), an 18th century festival called Minuet, El Carro Alegórico Triunfal (triumphal float), the traditional Loa a La Virgen (Praise to the Virgin) and La Danza de Los Enanos (the dance of the dwarfs) -- an act that surprises everybody due to its originality. Do not miss La Bajada de la Virgen de Las Nieves this summer.

http://www.tdn.com.tr/article .php?enewsid=10194

29 Kasım 2006 Çarşamba

İAdios!*

















Günbatımında tango :)

EDİRNE UZUNKÖPRÜ ADALET GAZETESİ,
ANKARA'DAN AYLİN YAVAŞ, being83@yahoo.com
(Haziran, 2004)

İAdios!*

Her şey bundan bir yıl önce babamın bana bir faks almasıyla başladı. Cihazın kullanım dili İspanyolca çıktı. Neden bunu anlayamıyorum diye hırs yaptım. Bir de buna bir gün resmi dili İspanyolca olan Arjantin'e gidip, tango yapma hayalim eklenince, İspanyolca öğrenmeye başladım. Daha sonra yazın Saros Körfezi'ndeki Erikli'de (Edirne) hayatımın akışını değiştiren bir İspanyol'la tanıştım. Kader ağlarını yavaş yavaş örüyordu galiba...

Önce size bir aşk hikayesi anlatacağım. Kahramanlarımızın biri Türk, İstanbul'dan. Adı, Murat. Diğeri ise İspanyol, Kanarya Adaları'ndan. Adı, Maeve. İkisi de kendi ülkelerinde üniversite öğrencisiyken, yaz tatilinde Londra'da gittikleri bir dil okulunda tanışıyorlar. Mezun olduktan sonra master yapmaya gittikleri ABD'de tekrar karşılaşıyorlar. Zamanla arkadaşlıkları ilerliyor ve bu hikaye İstanbul'da yapılan bir aşk evliliğiyle noktalanıyor. Şimdi bir kız bir de erkek çocukları var. Daima mutlu olmalarını diliyorum...

Bu aşk hikayesi aynı zamanda, özellikle hikayemizin bayan kahramanı için bir cesaret örneği bence. Kendinizi onun yerine koyar mısınız lütfen? Çok farklı bir kültürden birini seviyorsunuz; farklı ülkelerin, dillerin, dinlerin, vs. bir parçasısınız. Kültür çatışmasıyla karşılaşma riskiniz çok yüksek. Ama 'Sevgi, her şeye değer.' derler... Karşınızdaki kişinin hayatınızın kalan kısmını sizinle paylaşabileceğini, çocuklarınızın babası/annesi olabileceğine inanıyorsunuz. Tüm sevdiklerinizi, ülkenizi, vs. geride bırakıp, daha önce adını bile duymadığınız bir kente geliyorsunuz . Bryan Adams, 'Have You Ever Really Loved a Woman?' adlı parçasında '... when you see your unborn children in her eyes... you really love a woman.' der. (Doğmamış çocuklarının gözlerini onun gözlerinin içinde görüyorsan, gerçekten de bir kadını seviyorsundur.) Belki de insanı dünyanın bir ucundan diğerine sürükleyebilen bir çift gözden aldığı ışıktır. İnşallah herkes o ışığı yakalar. Sevenlere ve sevginin değerinin bilenlere Luis Miguel'den 'Una Historia de Un Amor' adlı parçayı armağan etmek istiyorum. Muhakkak dinleyin; insanı uzaklara götüren bir parça...

Yazının başında bahsettiğim kişi Maeve'dir. Yazın Enya'dan (sanatçı) Gila Benmayor'a (Hürriyet Gazetesi yazarı), yemek tariflerinden spora kadar çeşitli konularda bilgi ve düşünce alışverişi yaptık. Benden 19 yaş büyük bir bayan. Ama birçok yaşıtıma göre onunla daha iyi anlaşıyorum. Öncelikle beni etkileyen özelliği hanımefendiliği ve zarafeti oldu. Çok olgun ve bir o kadar da alçakgönüllü bir insan. Dürüstlüğü, genel kültürü, dünya bakışı ise onu günbegün daha çok sevmemi sağladı. Bu yıl iki bölüm okuduğumdan, hayatımın en yoğun yılını geçirdim. Haftanın yedi günü de koşuşturmak zorunda kaldım. O stresli günlerimde hep benimle ilgilendi. Ben onun kadar ince düşünceli ve duyarlı birini görmedim. Verdiği sözü daima tutar. Kısacası çok erdemli bir insan. İyi ki onunla tanışmışız. Bana bir yıldır verdiği ışıkla, hayatımın akışı birçok alanda değişti. Benim İspanyolca'mı ilerletmemi ve ufkumu genişletmemi çok istiyor. Kaç kişi bu kadar iyi niyetli olabilir ki?

Bu yaz tatilimi geçirmem için beni Kanarya Adaları'na davet etti. Kısmetse Temmuz başında Madrid-İspanya'ya gidiyoruz. Bana Madrid'i gezdirecek. Oradan da La Palma'ya geçeceğiz. O da annelerini ziyaret etmiş olacak. Bir buçuk ay onların misafiri olacağım. Ben de Maeve'e çocuklarının bakımında yardımcı olacağım. Kızı Laura ilkokula gidiyor. Türkçe, İspanyolca ve İngilizce biliyor. Uslu bir çocuk. Fakat oğlu Dennis yürümeye yeni başladığından, çok yaramazlık yapıyor. Sürekli mobilyaların yerlerini değiştirmeye çalışıyor:) Çocuklara aşık olduğumdan ve 20 yaşımda olmama rağmen daha çok çocuksu olduğumdan, onlarla iyi vakit geçireceğimi düşünüyorum.

Şimdi de İspanya ve Kanarya Adaları hakkında size genel bir bilgivermek istiyorum. Kaynak olarak İnci KUT'un 'Sözlüklü İspanyolca Konuşma Klavuzu'ndan (İnkılap Kitapevi, 2000, İstanbul) ve internette okuduğum bazı yazılardan yararlandım. İspanyol kültürü hakkındadetaylı bilgiye orada yaşayarak sahip olabileceğim. Bunları da sizlerle Ekim ayında yeni yazı ve fotoğraflarla paylaşacağım inşallah.

Avrupa'nın en batı ucundaki İberik yarımadasının (Portekiz dışında) hemen hemen tümünü kaplayan İspanya'nın yüzölçümü 504,783 km². Atlantik Okyanusu'ndaki Kanarya Adaları, Akdeniz'deki Balear Adaları ve Fas'ın kuzeyindeki Ceuta (Septe) ve Melilla kentleri de İspanya'ya ait. Tüm bu topraklar üzerinde 39 milyon insan yaşıyor.

Coğrafi olarak Türkiye'ye çok benzeyen İspanya'nın da üç yanı denizlerle çevrili: Kuzeyinde Cantabria Denizi, doğusunda ve güneyinde Akdeniz, batısında da Atlantik Okyanusu var. Kuzeyi, bizim Karadeniz gibi dağlık ve ormanlık; çok da yağmurlu. Denizden 600-700 m yükseklikteki orta bölüm, tıpkı Anadolu platosu gibi oldukça sıcak ve kurak bir tahıl bölgesi. Doğu ve güneyi ise bildiğimiz Akdeniz.

İspanya, idari olarak 18 özerk bölgeye ayrılmış. Başkenti Madrid olan Madrid Özerk Bölgesi'nin dışında, kimi birkaç, kimi tek bir ilden oluşan, içişlerinde ve yönetiminde özerk olup, dışişlerinde Madrid hükümetine bağlı olan bu bölgeler şunlar: Galicia, Asturias,Cantabria, el País Vasco, Navarra, Cataluňa, el País Valenciano, Aragόn, Castilla-Leόn, Castilla La Mancha, Extremadura, Murcia, La Rioja, Andalucía, Baleares, Canarias, Ceuta, Melilla.

Halkın büyük bir çoğunluğu Katolik olan İspanya'nın büyük bir bölümünde İspanyolca konuşuluyor. Ama Cataluňa bölgesinin kendi dili Katalanca, Bask bölgesininki Baskça, Galicia bölgesininki Galicia dili.

Yazılı tarihi İ.Ö. 10. yüzyılda İberik yarımadası, Fenike ve Yunan kolonileri döneminden sonra 9. yüzyıldan itibaren Keltlerin istilasına uğramış; yarımadanın yerli halkı olan İberlerin kendi uygarlıklarınıgeliştirmesinden sonra İ.Ö. 1. yüzyılda Roma'nın egemenliğine girmiş.Daha sonra sırasıyla Frankların, Vizigotların, 7. yüzyılda daArapların istilasına uğramış. Yarımadanın güneyi 800 yıl Emevilerin egemenliği altında yaşadıktan sonra kuzeydeki Katolik hükümdarların egemenliği ele geçirmeleriyle Müslüman İspanya dönemi sona ermiş. İşte tüm bu istilalar nedeniyle çok köklü ve renkli bir tarihe sahip olan İspanya'nın her yerinde görülmeye değer pek çok şey var. İspanyol insanı sıcak ve sevecen. Ben de hayat dolu bir Trakya kızı olarak onlarla iyi anlaşacağıma inanıyorum:)

İspanya'nın başkenti olan Madrid'in tarihi IX. yüzyıldaki Arap Emiri Muhammed'in dönemine dayanıyor. Ama kentin bugünkü güzelliğini borçluolduğu bulvarları ve meydanları, XVII., XVIII. ve XIX. yüzyıllardan kalma.

Gelelim Afrika'nın kuzeybatı kıyılarından 110 km açığında bulunan Kanarya Adaları'na. Yedi adadan oluşan Kanarya Adaları ikiye bölünmüş.Bunlardan Las Palmas ili Gran Canaria, Fuerteventura ve Lanzaroteadalarından, Santa Cruz de Tenerife ise Tenerife, La Palma, Gomera veHierro adalarından oluşuyor. 1.5 milyon nüfusa sahip adaların temel geçim kaynağı muz üretimi ve turizm.

Adalarda yıl boyunca kuru ve sıcak bir iklim hakim. Sıcaklık yılboyunca 18-30°C arasında değişiyor. Bu iklim yapısı bilinen her türlü sebze ve meyvenin yetiştirilmesine imkan veriyor. Bununla birliktesadece bu adalarda yetişen bitki, sebze ve ağaç türleri mevcut. 2000'e yakın bitki endemik türden. Çeşitli orkideler ve sadece bu adalarda yetişen ve son buzul çağından sonra bugüne kadar varlığını sürdüren meşhur Canavar Ağacı (Dragon Tree) Tenerife Adası'nın her yerinde hakim. Adaların yeryüzü şekilleri çok değişken: Kraterler, volkanikçöller, ormanlar, kanyonlar, yüksek kayalıklar, yüksek tepe ve dağlarla kaplı. Kıyılar volkanik özelliklerden dolayı yer yer kahverengi ya da siyah kumullarla kaplı. Adalarda nehir olmadığı içiniçme ve sulama suları arıtma tesislerinden sağlanmakta. Özellikle 200'e yakın kuş çeşidinden papağan türleri ve kanarya türleri çok yaygın.

Lanzarote Adası, 300'e yakın volkanik tepesi ile ay yüzeyine benzeyenbir yapıya sahip. En son 1824 yılındaki patlama ile bugünkü halini almış. Fuerteventura, kumtepeleri ve kıyıları ile tipik bir Afrika görünümüne sahip. La Palma, her türlü meyve ve sebzenin yetiştirilmesine imkan sağlayan bir iklime sahip. Bu nedenle de adalar içerisinde en yeşil olanı. Hierro, adalardan en küçük olanı. Gomesa, bazalt kayalıkları ile bir kaleyi andırmakta.

Tenerife Adası, Kanarya Adaları'nın en büyüğü ve neredeyse Erciyes Dağı kadar büyük bir dağı (3718 m) üzerinde bulunduruyor. Doğal alanlar son derece iyi korunmuş. Bu nedenle de adaların %42'si MilliPark kapsamında. Tenerife adasında yer alan Loro Parkı, bahçeleri, havuzları ve akvaryumları ile barındırdığı 200'e yakın kuş türü iledünyanın en büyük papağan koleksiyonuna sahip. Bu park özellikle yunusların ve deniz aslanlarının gösterileri ile de meşhur.

Teide Yanardağı'nın da içinde yer aldığı Teide Milli Parkı en fazla ziyaret edileni. Teide Yanardağı sadece Kanarya Adaları'nın değil, 3718 m'lik zirvesi ile İspanya'nın da en yüksek zirvesi. 19 km çaplı krateri ile de dünyanın en büyük kraterine sahip olan volkanlardan. Hala krater içinde volkanik aktivitelerin olduğu yerler var. En son 1909'da 10 gün süreyle faaliyet göstermiş bu yanardağ dünyanın 3.yüksek volkanı (Diğer ikisi Hawai'de yer alan Mauna Loa ve Mauna Kea). Christopher Colombus, Amerika keşfi için yola çıktıktan sonra 1492 yılından Gomera Adası'nda konaklamış ve Tenerife Adası'nın bugünkü halini almasına neden olan Teide Yanardağı'nın patlamasını izlemiştir.

Milli Park sınırları içerisinde yer alan İzana Dağı bölgesinde AvrupaUzay Ajansı'nın da kullandığı çok büyük bir gözlemevi yer almakta. Bir diğer gözlemevi de Gran Canaria'da yer alıyor. Adalarda çeşitli eğlence imkanları var. 1930 yılında kurulmuş olan bir senfoni orkestrası bile var. Konu müziğe gelmişken İspanya'ya özgü bazı müzikterimlerini de hatırlayalım: Üniversite öğrencilerinden oluşan ve geleneksel kıyafetleriyle barları ve lokantaları dolaşıp, halkşarkıları söyleyerek para toplayan gruba 'tuna', Endülüs Yöresi'ndekiçingenelere özgü dansa 'flamenko' ve popüler konuları işleyen operete 'zarzuela' deniyor.

Umarım sizlere İspanya hakkında genel bir bilgi sunabilmişimdir...

Son olarak da bu yazıyı yazarken dinlediğim parçalardan birini sizlerle de paylaşmak istiyorum. Parçanın adı, 'Beni Kör Kuyularda Merdivensiz Bıraktın'. Timur SELÇUK'un 'Babamın Şarkıları-1' adlı eserinden (Bir İstanbul Masalı'nı seyredenler bilirler; bu Selim'in en sevdiği parçadır.). Şu an belki de bazıları kör kuyularda merdivensiz kalmıştır... Asla unutmayın: Gecenin en karanlık olduğu an, güneşin doğmasının en yakın olduğu andır!.. Herkesin 'Bir İstanbul Masalı'yaşaması dileğiyle!..

Not: 'İAdios!', İspanyolca'da 'Elveda!' anlamına gelmektedir.

22 Kasım 2006 Çarşamba

International Air Cadet Exchange Program


International Air Cadet Exchange Program

AYLİN YAVAŞ, being83@yahoo.com

ANKARA - Turkish Daily News

The International Air Cadet Exchange (IACE) Program 2002, which allowed a group of young people from different nations to share their interest in aviation, was held between July 16-30. Under the IACE program, cadets were able to fly in military aircraft, go on expeditions, camp on military bases and, above all, to visit another country.

The purpose of the IACE Program was twofold: to stimulate youth interest in affairs far removed from their particular locales, and to recognize those air cadets who have performed outstanding service to their units over a period of years. The program also aimed to teach different cultures, values, and languages to the attendees. Each year, a limited number of cadets and senior member escorts travel to a different foreign country as part of an aviation cadet exchange program to further international goodwill and understanding. In 2002, Air Cadets travelled to Australia, Belgium, France, Hong Kong, the Netherlands, Singapore, Sweden, Turkey, the United Kingdom, and the United States.

Numerous international aviation associations, including the Turkish Aeronautical Association, and the U.K. and U.S. Civil Air Patrol participated in the IACE Program 2002. The program also included associations from Canada, Austria, Belgium, Finland, France, Germany, Hong Kong, Israel, Japan, the Netherlands, Norway, the Philippines, Singapore, Sweden, and Switzerland. Applicants were asked to complete an examination, organized by theTurkish Aeronautical Association (THK), and Yasemin Cakmak, Cengizhan Acar, Ozcan Bicer and Aylin Yavas were selected to represent Turkey at the 2002 IACE in the United Kingdom. Cakmak, Acar, Bicer and Yavas were invited to London, a metropolis of some 8 million inhabitants in an area of about 610 square miles, with a very long and rich history.

After arriving at London's Heathrow Airport on July 16, approximately 100 Air Cadets from all over the world attended a welcome briefing by HQ Air Cadets-Wing Commander Mike Eveleigh. The U.K. Air Cadet Organization has 4,300 uniformed officer volunteer personnel, 42,000 cadets, plus 6,200 civilian supporters. The organization is run from Air Cadet Headquarters through six regional headquarters. In addition, headquarters runs permanent schools for adult staff training, gliding instructors and adventure training. Visitors to the United Kingdom were divided into three groups. One group, for instance, had representatives from Turkey, Canada, the United States, the Netherlands, and Israel. Officers helped the attendees during the three phases of the trip, which the attendees described as a fairy tale, and comprised the London Phase, the London and southeast region tour and the Cranwell Phase.

The Air Cadets went gliding at the Air Cadet Central Gliding School (ACCGS), where they learned the loops and dolphins which they defined as inspiring. On behalf of THK and the Turkish Air Cadets, the Turkish attendees made a presentation. The Turkish Air Cadets were then themselves presented with certificates for promoting international understanding, goodwill, and fellowship among youth with an interest in aviation. They went to RAF Syerston, and to commemorate the visit to the Air Cadet Central Gliding School at Syerston, cadets were given certificates. In the Cranwell phase, cadets visited the Imperial War Museum in Duxford and the RAF Odiham Visitor Station facilities to get an ideaof military customs. They also had a chance to do some shooting. To touch and shoot a rifle was something new and different for the cadets. The cadets also paid a visit to Skegness and Lincoln Cathedral, which played an important role during World War II, in an effort to learn more about Britain's military history.

The IACE also aimed to teach the culture and history of the host country; the cadets were informed about the history of London and the history of aviation in Britain. They visited the Tower of London and toured Britain's National Museum of Aviation (Royal Air Force
(RAF) Museum Hendon). The cadets also explored British royal history and saw the Battle of Britain Control Room, RAF Uxbridge, where Churchill operated during World War II. The attendees visited the famous Royal International Air Tattoo in Fairford, where they were able to watch the fascinating Golden Jubilee Flying Tribute, and also went to the Farnborough Air Show to see many different types of aircraft.

The cadets enjoyed a two week program with aviation as the centraltheme where they had the opportunity to learn about other countries and cultures. The IACE Program was designed not only to offer an opportunity fortravel to other parts of the world, but also to learn about aviation, attend flight academies and to give cadets an idea of military customsand courtesies. If you are eligible to join a squadron, and if you are not over the age of 19, the Turkish Daily News (TDN) advises you totake advantage of the fascinating and excellent programs that Air Cadets have to offer.

Notes from the tour

The cadets not only received aviation and military training, they also toured London as part of the 2002 IACE Program. Touring the famous sites of London helped the cadets understand the British culture and history and give them a greater understanding of Britain. The cadets toured London during the first phase of the trip, visiting famous sites, parks and museums, including Madamme Tussaud's, the Planetarium, Hyde Park, the Royal Academy, Queen Victoria's Memorial, Westminster Abbey, the Royal Navy Submarine Museum, Piccadilly Circus, St. Paul's Cathedral and the HMS Victory, the flagship of Britain's Line.

Attendees toured the Tower of London and the Tower Bridge. The tower was a citadel to defend or command the city, a royal palace forassemblies or treaties, a state prison for the most dangerous offenders, the armory, and the treasury for the crown jewels. Cadets visited the British Airways London Eye (Millennium Wheel), the world's biggest observation wheel, which provides views across London up to a distance of 45 kilometers. The Turkish Air Cadets presented a THK patch to the officer at No. 10Downing St., the official home of the prime minister. They watched the changing of the guards ceremony at Buckingham Palace, and took a guided tour of the Houses of Parliament.

Ankara - Turkish Daily News

http://www.turkishdailynews.com/past_probe/08_11_02/art.htm#a2

ULUSLAR ARASI HAVA ÖĞRENCİ DEĞİŞİM PROGRAMI-İNGİLTERE, TEMMUZ, 2002




EDİRNE UZUNKÖPRÜ ADALET GAZETESİ
ANKARA'DAN AYLİN YAVAŞ, aylinyavas@gmail.com

UÇANTÜRK (sayılar: 484-486)
BİR PERİ MASALININ ARDINDAN

Türk Hava Kurumu (THK), her yıl düzenlediği genel kültür, yabancı dil sınavı ve mülakatlar sonucu 17-19 yaşları arasında, THK'nin açtığı kurslara katılarak başarılı olmuş bir grup öğrenciyi yaz döneminde tüm giderlerini karşılayarak dünyanın çeşitli ülkelerine gönderiyor. Bu ülkelerden de aynı sayıda öğrenciyi ülkemize getirerek karşılıklı tanıtım etkinlikleri düzenliyor. Bu programa 'Uluslar Arası Hava Öğrenci Değişim Programı' (International Air Cadet Exchange) deniyor. 2002 yılında bu programın sınavlarına tüm Türkiye'den 100 civarı öğrenci katıldı. Önce Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi (ÖSYM) tarafından düzenlenen, 100 soruluk Kamu Personeli Dil Bilgisi Seviye Tespit Sınavı (KPDS)`na benzer bir sınava girdik. Herkesin İngilizce bilmesi zorunluydu. Ayrıca ek dil bilmek (Almanca ya da Fransızca), ek puan getiriyordu. Herkes İngilizce ve Türkçe mülakatlara da katıldı. Bunlarla hem genel kültürlerimiz hem de yabancı dil hakimiyetlerimiz değerlendirilmiş oldu. Oldukça yoğun bir sınav maratonu geçirdik. Sadece 20 kişi seçileceğinden, büyük bir heyecanla sonuçların açıklanmasını beklemeye başladık. Heyecanlanmamak elde değildi; ülkemizi yurtdışında temsil edecektik. Yüce önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ü, Türkiye Cumhuriyeti'ni, THK'yi tanıtma gururuna sahip olmayı kim istemez ki? Ayrıca birçok havacılık aktivitesine katılmak, yeni yerler görmek, farklı insanlar ve kültürlerle tanışmak, ufkumuzun genişlemesi, vs. bizi bekliyordu. Nihayet sonuçlar açıklandı. Seçilen yedi kızdan biri bendim! O kadar mutlu oldum ki hemen bu sevincimi ailemle paylaştım. Onlar bana böylebir eğitim, terbiye ve kültür vermeseydi, bu mutluluğu belki de hiç tatmayacaktım. Çok teşekkürler sevgili anneciğim ve babacığım; Aygül-Fahrettin YAVAŞ, iyi ki varsınız... Unutmadan, bir de bu başarımda İngilizce'min ileri düzeyde olması, kilit rol oynadı. Bunun temelini İngilizce Öğretmenim Sayın Cengiz TURGUT'a borçluyum. Buradan kendilerine de teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Sizin gibi değerli ve başarılı birinin, Uzunköprü'de (Edirne) olması biz Uzunköprülüler için büyük bir şans.

Dörder kişi İngiltere ve Amerika, ikişer kişi de Kanada, İsveç, Hong-Kong, Almanya, Hollanda ve İsrail yolcusuydu. Yurtdışına gönderilmeden önce 1-7 Temmuz tarihleri arasında, Eskişehir-İnönü Eğitim Merkezi'nde hızlandırılmış havacılık eğitimi aldık. Burası, Eskişehir'in 36 km. batısında, İnönü ilçesine 1 km. uzaklıkta, doğayla baş başa bir eğitim merkezi. 800x1200 m. genişliğe sahip bir havapisti mevcut. Tesis içinde idare binası, uçuş kulesi, eğitim ve bakımtesisleri, yatakhaneler var. Yaz aylarında planör, paraşüt, yamaç paraşütü, yelken kanat, mikrolayt ve balon kursları burada verilmektedir. Daha detaylı bilgiye 0 222 591 21 12'den (https://www.thk.org.tr/ihem) ulaşabilirsiniz. Burada aldığımız eğitim oldukça kapsamlıydı. Genel havacılık, uçuş prensipleri, balon, meteoroloji gibi dersler gördük. Havacılığın, ülkemizdeki ve dünyadaki yerini öğrendik. Bütün hocalar çok iyiydi. Ders dışında bizlerle arkadaş oldular. Hep beraber şarkılar söyleyip, sohbet ettik. 3 Temmuz Çarşamba günü hepimiz üçer kez planörle uçtuk. Planör, motorsuz bir uçak çeşidi; rüzgara bağlı uçuyor. Uçakla ya da vinçle kalkıyor. Bu uçuşlarımız sırasında, çift kumanda planör kullanmış olduk. Böylelikle 'uçma' duygusunu ve bunun ötesinde 'uçan bir cismi kullanma' heyecanını tattık. Bu bir haftalık eğitim süreci bize bunlar dışında, ben`i unutup, "biz" olmayı öğretti. Sanki paylaşma, dayanışma, dostluk, kardeşlik gibi kavramların da öğretildiği bir gençlik kampındaydık aynı zamanda. Biz mübadele öğrencilerinden sorumlu olan hocamız, beni kızların 'posta başı'sı seçtiğinden sabah beşten akşam on bire kadar koşturdum: Sabah kızları uyandırmak, gece yatmalarını sağlayıp, ışıkları söndürmek, duyuruları bildirmek, yoklama tutmak, vs.
7 Temmuz'da havacılık eğitimimizi tamamladıktan sonra, 15 Temmuz'a kadar bir haftalık dinlenme süremiz vardı. 15 Temmuz sabahı, hepimiz THK Genel Başkanlığı, Opera-Ankara'da buluştuk. Herkesin gözleri ışıl ışıldı. Bu galiba 'uçan bir Türk Gençliği'nin parçası olmanın ve yurt dışına çıkıyor olmanın verdiği heyecanın bir yansımasıydı. Resmi formalarımız dağıtıldıktan sonra Hava Pilot Korgeneral, THK Genel Başkanı Erdoğan KARAKUŞ, biz mübadele ekibini öğle yemeğine aldı. Hepimizin tek tek hatırını sorup, isimlerimizi, okullarımızı ve bölümlerimizi öğrendi. Birçok konudan konuştuk. Özellikle Türkçe'mizin diğer dillerden üstünlüklerinden bahsettik: Yazıldığı gibi okunması, Latin Alfabesi olması, sondan çekimli olması, vs. Enfes bir yemekten sonra, Türkkuşu Eğitim Merkezi'ne götürüldük. Burası Ankara şehir merkezine 15 km. uzaklıkta, İstanbul yolu üzerinde, 3 Mayıs 1935'te kurulmuş, THK'nin en büyük eğitim merkezi. Burada geçen kış model uçak kursuna gitmiştim. Oldukça güzel bir yer. Burada konakladıktan sonra, 16 Temmuz sabahı, Esenboğa Havalimanı'ndan grup grup ayrılmaya başladık. Aynı zamanda İngiltere anılarım da başlıyordu yavaş yavaş...

İngiltere Anılarım-1

İngiltere'ye Yasemin ÇAKMAK, Cengizhan ACAR, Özcan BiÇER ve ben gönderiliyorduk. Buraya İstanbul Atatürk Havalimanı'ndan aktarmalı olarak vardık. Dördümüz de ilk defa uçağa biniyor ve yurt dışına çıkıyorduk. 'Bulutların üstünde olmak' deyimini anlamamı sağladı bu uçuş. Havadan da olsa birçok ülkeyi gördük. Kimi zaman ise sadece bulutların dansı vardı ufukta. Heathrow Havalimanı'na inmeden önce, Thames Nehri'ni ve Londra'yı havadan izlemek çok güzeldi. Bizdeki THK'nin İngiltere'deki benzeri 'Royal Air Force' (RAF). RAF'tan bir komutan ve bir hava öğrencisi bizi güler yüzle karşıladılar. Otobüse binerken biraz karışıklık yaşadık. Trafik, İngiltere'de bizdekinin tam tersi; yani, araçlar soldan gidiyor. Sürücünün koltuğu, aracın sağ-ön tarafında yer alıyor ve araca soldan biniliyor. Buna alışmamız biraz zaman aldı. Bizi RAF'ın Uxbridge'teki üssüne getirdiler. Hemen hemen tüm mübadeleciler gelmişti. Odalarımıza yerleştirildikten sonra akşamki brifinge kadar dinlenmek ve duş almak için süre verdiler. Adım adım meraklı gözlerle inceleme yapmaya başladım. İlk olarak, tuvaletlere girince bizdeki gibi elektrik tuşlarının olmaması dikkatimi çekti. İçeri girince ışıklar otomatikman yanıyor. Tuvaletlerin içinde taharet çeşmesi olmaması da dikkatimi çeken ikinci şey oldu. Tuvalet temizlikleri, sadece tuvalet kağıdından oluşuyor. Allah'tan tuvaletlerin dışında çeşme ve sabun vardı. Tuvalet keşfinden sonra bir de banyoya göz atayım dedim. Banyo bölümü ikiye ayrılmış, bir bölümünde sadece küvet var. Diğer bölümdeyse duş kabinleri var. Duş almak için kabine girip, kapıyı kapadım. Arkamı döndüğümde yine bir şaşkınlık beni bekliyordu...

Duvarda çeşme (vana) yoktu! Bizdeki küçük yüz bin büyüklüğünde bir tuş vardı. Buna basınca sıcaklığı kendiliğinden ayarlanmış su, belirli bir süre akıyor. Suyun sıcaklığını ayarlama şansım olmadığından biraz haşlandım. :) Giyindikten sonra saçlarımı kurutmak için banyoya gittim. Ama prizler de farklıydı; iki değil, üç delik vardı. Bu yüzden, saçlarımı el kurutma makinesinde kurutmak zorunda kaldım. Çok eğlenceliydi. Akşam yedide brifing için toplandık. Yarbay Mike Eveleigh bize kurallardan ve yapacağımız aktivitelerden bahsetti. 100 civarı öğrenciydik. 19 farklı ülkeden; Amerika'dan Japonya'ya, Avustralya'dan Fransa'ya tam bir kültür mozaiğiydik. Ortak noktamız, 'havacılık'tı ve İngilizce, iletişim anahtarımızdı. Daha sonra üç gruba ayrıldık. Bizim grupta Kanadalılar, Amerikalılar, Hollandalılar ve İsrailliler vardı. Bizimle Yüzbaşı Tina Shaw ilgilenecekti. Bu tatlı bayan, bizlere programlarımızı dağıttı. Üç grup, İngiltere'nin farklı bölgelerini gezecektik. Bizim programımız üç bölümden oluşuyordu:

1-Londra Safhası, 2-Güneydoğu Bölgesi (Sussex) Turu, 3-Cranwell Safhası.

Programlarımızı aldıktan sonra ilk akşam yemeğimiz yedik. Genelde, akşam yemeklerinde çorba içmiyorlar. Sebze yemekleri de yok. Bol bol hamburger, pizza, makarna ve kızartma yiyiyorlar. Akşam yemeğinden sonra da pasta yeniyor. İngiltere'de kaldığım sürece, hayatım boyunca yediğim en güzel pastaları yedim, diyebilirim.

İngiltere Anılarım-3...

Yemekten sonra askeri üssü keşfettik. Yemyeşil ve tertemizdi. Yol yorgunluğu çökünce, yurtlarımıza döndük. Bizim odada, Kanadalı, İsrailli, İngiliz, Hong-Konglu ve Hindistanlı kızlar vardı. Karşıdaki odada ise İsveçli, Singapurlu, Amerikalı ve Hollandalı kızlar kalıyordu. Kendi aramızda pijamalı bir tanışma partisi yaptık. Gece yatmadan önce, dişlerimi fırçalarken dikkatimi çeken bir şey oldu. Lavaboya ya da banyoya giderken, yalnız biz iki Türk kızı ve bir İsrailli arkadaş, terlik giyiyorduk. Her yerde yalın ayak dolaşmaları, pek hoşuma gitmedi doğrusu... 17 Temmuz sabahı, ilk kahvaltımızı yaptık. Kahvaltıda sütlü çayiçiyorlar ve domuz kızartması ile pilaki tarzı kuru fasulye yiyiyorlar. İleriki günlerde, bunların sabit olduğunu gördüm. Bunların dışında, mısır gevreği, patates kızartması ve haşlaması da var. Patatesi kabuklarıyla yemeleri ve püresini de kabuklu yapmaları çok ilginçti. Aşçı bayana, peynir olup olmadığını sorduğumda, 'Hiç kahvaltıda peynir yenir mi?' diyerek, garipçe baktı. Bu da bir kültür farkıydı galiba. Nerede bizim Uzunköprü peyniri, Gemlik zeytini, sıcak sıcak dere boyu odun ekmeği?.. Kahvaltıdan sonra Londra turu bizi bekliyordu. Önce rehber eşliğinde, otobüsle şehir turu yaptık. Madame Tussaud's, the Planetarium, HydePark, Westminster Abbey, Piccadilliy Circus, St.Paul's Cathedral gibi birçok ünlü ve bir o kadar da güzel yeri görme fırsatımız oldu. Londra'da tarihle modernleşmenin dansını görüyorsunuz. 400 yıllık bir kiliseye, yeni yapılmış lüks bir alışveriş merkezi eşlik ediyor. Modern ve eski mimari, sanki birbiriyle yarışıyor. Tek kelimeyle 'mükemmel' bir mimarisi var. Tarihlerini çok iyi korumuşlar. Yeraltından ulaşım çok gelişmiş. Caddeler, pırıl pırıl. Taksiler, siyah renkte. Sokaktaki direklerin üst kısımlarındaki saksılarda rengarenk çiçekler var. Dükkanlar 16:00-17:00 civarı kapanıyor. 'Pazarlık' kavramı pek yok, etiket fiyatı geçerli. Bizim paramıza göreaşırı pahalı bir ülke; iyi kalite bir küçük şişe su, yaklaşık 9 milyonTL. Günün ilerleyen saatlerinde RAF'ın Hendom Müzesi'ne (Royal Air Force Museum Hendom) ve Britanya Ulusal Havacılık Müzesi'ne (Britain's National Museum of Aviation) gittik. Her ikisi de çok güzeldi.

İngiltere Anılarım-4...

18 Temmuz Perşembe önce Britanya Hava Yollarına ait, 'Londra'nın Gözü' denilen (The British Airways London Eye) dünyanın en büyük gözlem tekerleğine gittik. Başka bir deyişle, dev bir dönme dolaba bindik. Burası 2000 yılında açıldığından, başlarda 'BinyılınTekerliği' (The Millennium Wheel) deniyordu buraya. Bir tur ortalama yarım saat sürüyor. 45 km. uzaklığa kadar olan her yer rahatlıkla görülebiliyor. Bu kadar muhteşem bir manzara daha öncegörmemiştim. 'The London Eye'dan sonra 'The Tower of London' ve 'The Tower Bridge'i gördük. 'The Tower Bridge' açılıp kapanabilen meşhur köprü. Hemen yanında da 'The Tower of London' var. Burası 14. yy. başından beri Kraliyet'in mücevherlerine ev sahipliği yapıyor. Aynı zamanda hapishane, kale ve bazı önemli antlaşmalara imza atılan, sarayın bir parçası olarak kullanılmış. Kraliçe Elizabeth'in elmaslarına bayıldım. Üstelik gördüğümüz her şey gerçekmiş! 1660'lardan beri kullanılıyor olmalarına rağmen, yepyeni duruyorlar. Bahçede kuzgunlar var. İri kargaya benzeyen bu kuş çeşidini, ilk defayakından gördüm. Efsaneye göre Kral II. Charles'a, kuzgunlar kaleden ayrılacak olursa, monarşi yıkılır denmiş ve o da bu yüzden daim akalede bir miktar kuzgun bulundurulmasını emretmiş. Son olarak, İmparatorluğa Ait Savaş Müzesi'ni (Imperial War Museum) ziyaret ettik. Bu kadar çok uçağı, uzun yıllar önce yapabilmiş olmaları ve bunların dünya savaşlarında büyük rol oynaması oldukça düşündürücüydü. 19 Temmuz Cuma, Buckingham Sarayı'na (Buckingham Palace) gittik. Kraliçe'nin sarayı, çok görkemli. Burada, toplam 59 dakika süren muhafızların görev değişimini (The Change of The Guard) izledik. Sonra, Kraliyet'e ait en eski parklardan biri olan St.Jame's Park'ı görüp, İngiltere Başbakanı Tony Blair'in başbakanlık ofisine; Downing Caddesi No.10'a gittik (No.10 Downing Street). Burada, THK'nin bir rozetini Tony Blair'e verilmek üzere, kapıdaki görevliye sundum. Daha sonra, Avamlar Kamarası (The House of Commons) ve Lordlar Kamarası'ndan (The House of Lords) oluşan Parlamento'yu gezdik. Her köşe farklı bir kültürel ögeyi anlatıyordu. Bir yerde Kral XIII. Henry'nin eşlerinin dev portreleri varken, başka bir tarafta William Shakespeare'in dizeleri size eşlik ediyor. Tur sırasında, İngiliz tarihi hakkında bilgi verirken birden durdu. 1649-60 yılları arasındaki dönemi unuttuğunu fark ettim. 'Affedersiniz,' diyerek, bu döneme 'Protectorate' dendiğini, sonucunda Kral Charles'ın kafasının uçurulduğunu, iç karışıklıkların çıktığını, monarşinin düşüp, Avam Kamarası'nın güç kazandığını belirttim. Şaşkın gözlerle sözümün bitmesini bekledi ve hangi ülkeden geldiğimi sorup, beni tebrik etti. Gururla Türkiye'den geldiğimi söyleyip, teşekkür ettim. Başka bir salonda da, İngiltere'de kadınların 20. yüzyılın ikinci yarısında parlamentoya girebildiklerini ifade etti. Ben yine söz isteyerek, 'Türkiye'ye önderimiz Atatürk sayesinde, Türk kadınlarına 5 Aralık 1934'te milletvekili seçilme hakkı verildiğini söyledim.'' Gerçekten mi? Ne kadar da şanslısınız.' dedi. Parlamento turundan sonra, ayrıntılı Londra haritaları dağıtıldı ve 21.30'da BBC'nin önünde buluşmak üzere serbest bırakıldık. Biz Türkler, bir İsrailli ve tüm Hong-Kong grubu, hep beraber Londra'yı keşfettik. Gün sonunda, Londra'ya aşık olduğumu fark ettim...

İngiltere Anılarım-5...

Binaları ve abideleriyle ünlü Londra'da en çok Muhafızları ve Kraliyet Mücevheratı ile ünlü kalesi 'The Tower of London'ı beğendik. Ayrıca, The London Eye, Kraliçe'nin evi Buckingham Palace, Parlamento Binaları (The Houses of Parliament), Amiral Lord Nelson'un adına dikilen yaklaşık 60 m. yüksekliğindeki Nelson Sütunu, fıskıyeleri ve Trafalgar Meydanı (Trafalgar Square) görülmeye değer yerlerden... 20 Temmuz Cumartesi, Fairford'ta düzenlenen Royal International Tattoo'ya gittik. Oldukça kalabalık bir havacılık fuarıydı. 2002 yılı, Kraliçe'nin tahtta oluşunun 50. Yıl Dönümü (The Golden Jubilee) olduğundan Hawker Hunter, Panavia Tornado F3, SEPECAT Jaguar gibi birçok ünlü uçak, muhteşem bir akrobasi sergilediler. Ertesi gün, RAF'ın Uxbridge'teki üssünde son günümüzdü. Burada Britanya Savaşı'nın Kontrol Odası'nı gördük (The Battle of Britain, Control Room). Yeraltında olan bu kontrol odasına giderken çok dar koridorlardan geçip, birsürü merdiven inmek zorunda kalıyorsunuz. Duvarların kalınlığı, yarım metreymiş. Zamanın İngiltere Başbakanı William Churchill, 2. Dünya Savaşı'nı buradan yönetmiş. Deriden simsiyah birkoltuğu ve kıpkırmızı bir telefonu var. Fırsat bulmuşken, sırayla Churchill'in koltuğuna oturup, telefonuna göz attık. Tarihe küçük biryolculuk yaptıktan sonra, İngiltere'nin güneydoğu bölümüne doğru yola çıktık. Seaford'taki özel yelken kulübüne davetliydik. Bizler için birızgara partisi verdiler. Burası, denize sıfır bir yer... Hava çok serindi. Buna rağmen, yüzenler ve güneşlenenler; daha doğrusu,güneşlenmeye çalışanlar vardı. Kulübün sahiplerinin çok şirin bir Sibirya kurdu vardı. Onunla oynarken hiç tanımadığım yaşlı bir hanımefendi yanıma yaklaştı. Öncedeniz mavisi gözleri, sonra elinde tuttuğu garip bir taş dikkatimi çekti. Bu taşı bana doğru uzatarak, 'Bu taşı ömrün boyu sakla, zamanla sana büyük şans getirecek.' dedi ve neden bunu bana verdiğini soramadan gözden kayboldu. Kendisine doğru düzgün bir teşekkür bile edememiştim. Bu olay, kafamı çok karıştırdı. Ama o taşı, daima saklayacağım. :) Ayın 27'sine kadar, 'Corsica Hall' denilen yerde kalacaktık. Komutanımız Tina, bizi bir sürprizin beklediğini söylemişti. Yolda, benzin istasyonuna saptık. Kendi benzinini, aracına kendin koyuyorsun; bizdeki gibi görevli biri yok.

İngiltere Anılarım-6

Corsica Hall'e vardığımızda gözlerime inanamamıştım; bu kocaman bir malikaneydi. Küçükken izlediğim çizgi filmlerdeki gibi kocaman, hayaletli evlere benziyordu. Deniz kenarında, her yeri ahşap, veonlarca odası olan bir labirentti sanki. Burası 1600'lü yıllarda kurulmuş. O zamandan beri, çok iyi korunmuş ve hiçbir yerinde değişiklik yapılmamış. İngiliz tarihini ve kültürünü daha iyi tanıyalım diye bize böyle bir sürpriz hazırlamışlar. Odalarımız, genelde iki kişilikti. Yasemin ve ben, bir yandan eşyalarımız yerleştirirken, diğer yandan da bu labirenti keşfetmek için sabırsızlanıyorduk. Perdeler, koltuklar, avizeler, kısacası tüm dekorasyon harikaydı. 22 Temmuz Pazartesi, bol güneşli bir tatil kasabası olan Portsmouth'a gittik. Tarihi Portsmouth Limanı'nda, Amiral Lord Nelson'un Trafalgar Deniz Savaşı'ndaki Gemisi HMS Victory'i gezdik. İçindeki bölümleri gezerken sık sık kafamı çarptım. Boyum 1.75 cm. olduğundan böyle bir gemide asla yaşayamazdım galiba...
Portsmouth Royal Naval Barracks'te resmi bir yemek yedik. Oradaki çatalların dişlerinin uzunluğunu hiç unutamayacağım; neredeyse 5cm.di. :) Yemekten sonra, Royal Naval Submarine Museum'a gittik. Önce İngilizlerin 2. Dünya Savaşı'nda Almanları bombaladığı deniz altıyı gezdik. İnanılmaz bir teknoloji söz konusu. O kadar çok kablo, tuş, kol, gösterge var ki insanın başı dönüyor. Deniz altından sonra, Denizaltı Müzesi'ne gittik. Oldukça kapsaplı bir müze. 23 Temmuz Salı, güney sahilindeki gözde tatil kasabalarından biri olan Brighton'ı gezdik. Burada zamanın müstakbel kralı olan IV. George tarafından bir Moğol Sarayı stilinde yaptırılan 'Royal Pavilion' var. Ağır mobilyalara ve Çin stili iç dekorasyona sahip bu sarayı gezmefırsatımız, ne yazık ki olmadı. Brighton'da geniş alışveriş olanakları var. Midyelerden yapılan süs eşyaları ve deniz yıldızları çok meşhur ve bir o kadar da özgün. Ayrıca, bir yunus balığı gösteri akvaryumu ve bir yat marinası mevcut. 24 Temmuz Çarşamba, Farnborough'taki 'The Air Show'a, 25'inde ise RAF Odiham'a 'atıcılık' yapmaya gittik. Hayatımda ilk defa bir tüfeği elime aldım. Atışlardan önce bize tüfeği nasıl tutmamız gerektiğinden, şarjörü takıp çıkarmaya kadar her şeyi gösterdiler. Sonuçta, ilk deneyimim olmasına rağmen atış skorlarım çok yüksekti. Galiba biraz acemi şansıydı. :)

İngiltere Anılarım-7...

26 Temmuz Cuma sabahı, Duxford'a gittik. Buradaki, Duxford İmparatorluğa Ait Savaş Müzesi'ni (The Imperial War Museum, Duxford) ve hangarları gezdik. Artık o kadar çok uçak çeşidi görmüştük ki sanki çok uzmanmışız gibi 'Bu uçağın şu özellikleri var, şunun motoru daha iyi...' gibilerinden sohbetler yapmaya başladık arkadaşlarla kendi aramızda. Öğle yemeğinden sonra, üniversiteler kenti Cambridge'e gittik. Buradaki Cam Nehri'nde bizi sandalla gezdirdiler. O kadar zevkli birşey ki... Bir görevli, ayakta ve kürekle sandalı kontrol ediyor -İngilizce'de buna 'punting' deniyor- . Bu arada da nehir boyunca etraftaki üniversiteler, tarihi binalar hakkında bilgi veriyor. Size ise rahatınıza bakmak ve genel kültürünüzü zenginleştirmek kalıyor. Sandal sefasının bitmesine yakın, görevli bayana, 'Sakıncası yoksa, kürekle sandalı ben de kullanabilir miyim lütfen?' dedim. O da 'Neden olmasın?' dedi. Fakat bu iş hiç de göründüğü gibi kolay değilmiş. Birkaç dakika da olsa, ayakta durması ve akıntıyla diğer sandallara dikkat ederek, sandalı yönlendirmek çok zormuş. Biraz meraklı oluşum yüzünden, az daha Cam Nehri'ne uçacaktım.:) Akşam, güzel malikanemiz dediğim Corsica Hall'deki son gecemizdi. Bu yüzden, veda partisi düzenlediler. Burasını çok sevdiğimden, ertesi gün ayrılması çok zor oldu. 27 Temmuz Cumartesi, buradaki yetkililere teşekkürlerimizi sunup, bayrağımızı hediye ettik ve Royal Air Force Cranwell'e (RAFC) gittik. Burası, İngiltere'deki en büyük iki hava üssünden biriymiş. Burada tek kişilik odalarda kaldık. O gün, Binbaşı Dave Woolcock'la tanıştık. Çok hızlı bir İskoç aksanıyla İngilizce konuştuğundan, İngilizler bilezaman zaman kendisini zor anlıyordu ve tabii bizler de... 28 Temmuz Pazar, Skeqness'a gittik. Burası da Brighton'a benzer bir tatil kasabası. Bir sürü alışveriş merkezi var. Buradayken, halkı yakından gözlemleyebilme fırsatım oldu. Ne yazık ki, şişmanlık hastalığı (obezite) patlamış durumda. Hemen hemen herkes fast-food yiyiyor. 'Fish and Chips' dedikleri ve 'Take Away' olan, bir başka deyişle, 'balık ve patates kızartması'nın beraber satıldığı ve paket olarak alıp, bunları başka yerde yediğiniz, dükkanlar çok yaygın. Konuştuğum ahçı, genellikle fındıktan üretilen bir yağ kullandıklarını söyledi. Sahile gittiğimizde ise önce karşımıza bir sıpa sürüsü çıktı. Bu sıpaları, çocuklara saatle kiralıyorlar. Başlarında anne-babaları ya da sıpanın sahibiyle, kumsalda tur atıyorlar ve bu çocukların o kadar çok hoşuna gidiyor ki onları sıpalardan indirebilene aşk olsun!

İngiltere Anılarım-8...

İngiltere'nin direkt olarak okyanusa kıyısı olduğundan, burada gelgit (medcezir) olayı gerçekleşiyor. Biz gittiğimizde, sular biraz geri çekilmişti. Bu alan da çamur gibi olmuş. Sahilden sonra çamura benzeyen bir alan ve sonra da su başlıyor. İnsanlar yüzmek için bayağı yürümek zorunda kalıyorlar. Sahiller de genelde çakıllı. Bizdeki gibi kumsal pek fazla yok. Akşamüstü ise Lincoln Katedrali'ni (Lincoln Cathedral) görmeye gittik. Bu katedral, muazzam bir mimariye sahip. Ulaşana kadar çok dik yokuşlar çıkıyorsunuz. Ama güneş batarken oluşan ve insanı 'düşünce ormanı'na sürükleyen o enfes manzaranın tadı, buradan bir başkaoluyormuş. 29 Temmuz Pazartesi, Syerston 'daki Air Cadet Central Gliding School'a gittik. Buradaki planör okulunda, tam gün planörle uçtuk. Önce kısa bir ön bilgi verdiler. Sonra da tulum, postal ve paraşütlerimizi giyip, uçuş sahasına gittik. Amatör planörcüler olduğumuzdan, çift kumanda planör kullanıyoruz; yani, planörde bir amatör öğrenci ve havacı komutan oluyor. İnişi ve kalkışı, hoca sağlıyor. Fakat havadayken kontrolü siz de alabiliyorsunuz. Planörle, yunusun atlaması gibi akrobasi yapmaya 'dolphin', ters takla atmaya ise 'loop atma' deniyor. Türkiye'de yunus yapmıştık ama loop atmak, İngiltere'de kısmet oldu. Havada peş peşe on kez ters takla atarken yaşadığım heyecanı asla unutmayacağım. Kelimelerle anlatılamayacak bir duygu... Akşam bizi son resmi yemek bekliyordu. Her ülkeden bir öğrenci, kendi ülkesini, hava kurumunu ve hava öğrencilerini temsilen sunum yapacaktı. Türkiye adına da sunumu ben yaptım. Benden önce Kanadalı arkadaşımız Melissa, teşekkürlerini sundu. Etrafımızda İngiliz, Amerikalı ve Kanadalı komutanlar ve hava öğrencileri. Üstelik, College Hall Officers' Mess'teyiz. Burası, RAF'ın en üst düzeydeki komutanlarının bulunduğu bina. Sunumu da Tuğamiral JP Chitty'e yapıyoruz. Melissa'nın sunumu pek güzel olmamıştı. Heyecandan dili sürçtü. Acaba ben ne yapacağım?, diye düşündüm. Vezir de olmak var, rezil de... Zaman zaman hepimiz, 'Aklıma gelen, başıma geldi' demez miyiz? O zaman olumlu düşünelim ki olumlu şeylerle karşılaşalım. Ben de bunu yapmayaçalıştım. Derin nefes alıp, içimden söyleyeceklerimi tekrarladım. Her şey mükemmel olacaktı. Olmaması için hiçbir neden yoktu. Dakikalar birbirini kovaladı ve Yüzbaşı Dave Woolcock, 'Evet, şimdi Türkiye'yi temsilen Aylin YAVAŞ'ı çağırıyorum. ' dedi. O an dizlerimin titrediğini hissettim.

İngiltere Anılarım-9...

Sakin ol Aylinciğim, başaracaksın.' dedim kendime adımlarımıatarken ve Tuğamiral JP Chitty'nin yanına geldim. Bizlere rüya gibi bir İngiltere macerası yaşamamızı sağladıkları için, ülkem Türkiye, THK, Hava Öğrencileri adına çok çok teşekkür edip, Türk Bayrağı'yla THK'nin bayrağını hediye ettim. Konuşmam bitince, alkış patladı. -Azmin elinden hiçbir şey kurtulamaz:)- . Sunumlardan sonra, önce Türk arkadaşlarım, sonra da diğer komutanlarla öğrencilerin bazıları, gelip beni tebrik etti. Çok mutlu olmuştum; orada konuşan Aylin değildi, Türkiye'ydi çünkü...Yemekten sonra içki içilen bölüme aldılar bizi. O büyük odaya girince hemen gözüme köşedeki kuyruklu piyano ilişti. Sadece birkaç parçayıçalmayı bilmeme rağmen, bunları diğerleriyle de paylaşmak istedim. 'Samanyolu', 'Artık Sevmeyeceği', Barış Manço'dan 'Unutamadım' ve Beethowen'dan 'Sekizinci Senfoni'yi çaldım ve gerçekten de beğendiler. 30 Temmuz Salı, RAF'ın Uxbridge'teki üssüne veda partisi için geri döndük. Ertesi gün, peri masalının son günüydü. 'Gitmek mi zor? Kalmak mı zor? Ah, gel de onu bir bana sor!' der sevgili babacığım, beni Ankara'ya yolcu ederken. Ne kadar da haklıymış... İngiltere'yi ve bütün mübadeleci arkadaşları o kadar çok sevmiştim ki içimden hiç ayrılmak gelmiyordu. Bir yandan ailem, memleketim, ülkem ve diğer sevdiğim insanlar burnumda tütüyordu. Yurtta yavaş yavaş vedalaşmaya başladık. Hindistanlı arkadaşlarım bana milli giysilerini giydirdiler. Hintli kızların milli giysileri aynızamanda gelinlikleriymiş. Türk gelini olmadan, Hint gelini oldum.:) Fildişi bilezikleri, altın zincirleri ve inci kolyeyi de takınca çokşık bir giysi oldu. Bir de alına kırmızı bir boya yapıştırıyorlar. Sonra da onlar bizim resmi formalarımızı giydiler. Biz, ne kadar da şanslıyız; onların giysilerini giymek neredeyse on dakika sürüyor ve birinin yardımı gerekiyor. Veda partisinde üç grup da buluştuğundan, çok kalabalıktı. Yemekten sonra ise grup grup ayrıldık. Grup komutanlarına hediyeler verildi. THK, bizlere vereceğimiz hediyeleri dahi vermişti. Hediye ve teşekkür töreninden sonra, bir binbaşı geldi ve Yüzbaşı Tina Shaw'a en unutulmaz öğrenci olarak, kimi seçeceğini sordu. Elinde de ona verilmek üzere bir hediye vardı. Birden herkes sustu. Pür dikkat, Tina'nın yanıtını beklemeye başladık. Sadece bir iki saniyeydi geçen ama öznel zaman olduğundan bize çok uzun geldi. Tina, 'Aylin, Aylin YAVAŞ'ı asla unutamayacağım!' dedi. Ben, şok olmuş bir vaziyette ve alkış eşliğinde Tina'nın yanına gittim. İngilizcemi, genel kültürümü, hanımefendiliğimi çok beğendiklerini ve bu ödülü bana layık gördüklerini söyledi. O anda, gözlerimden yaşlar süzüldü. Bunu bir Türk kızı almıştı Amerikalıların, Kanadalıların, İsraillilerin, vs. arasından. Ülkem adına çok gurur duydum ve teşekkür ettim. 31 Temmuz Çarşamba, ülkelerimize geri dönmeye başladık. Hepimizi, teker teker uçağa uğurladılar. Gözlerimiz yaşlı vedalaştık. Akşam, Ankara'ya vardığımızda halen rüyada gibiydim. Çok teşekkürler TürkHava Kurumu! Hepimiz senin sağladığın olanaklarla, muhteşem bir eneyim elde ettik. Asla unutamayacağımız günler yaşadık, insanlar; dünyalar tanıdık... 17-19 yaşları arasındaki sevgili arkadaşlar, lütfen sizler de THK'nin 'Uluslar Arası Hava Öğrenci Değişim Programı'nın sınavlarına girin, peşinden koşun hayallerinizin, 'Neden olmasın?' deyin daima ve sevgiyle kalın!..

Program hakkında detaylı ve güncel bilgiye, THK Genel Başkanlığı'ndan alabilirsiniz. 

Güncelleme: 07.05.2021 tarihindeki iletişim bilgileri: https://www.thk.org.tr/iace Tel.: 444 0845 eposta: thk@thk.org.tr 
444 0 845
444 0 845

Elveda YTÜ ve İstanbul, merhaba BANÜ ve Bandırma!

                                                   Yaklaşık 15 yıl  #ARGEdeLiderYTÜ ’de (ve bir yıl dünyanın en saygın üniversitelerinden Co...